Friday, April 21, 2017




OYUNCAK


1936 senesiydi. Bir kuzenim doğmuştu.

Aile bireyleri, dostlar, arkadaşlar kutlamak üzere geliyorlardı. O dönemin geleneğine göre konuklara, baklava biçimli, tarçınlı, karanfilli, baharatlı, kırmızı lohusa şekeri ile yapılan sıcak şerbeter de ikram ediliyordu. Gelenlerin getirdikleri armağanlara teşekkürler edilirken paketlerin misafirlerin yanında açılması nedense ayıp sayılırdı. Halbuki şimdi hediyeleri gtirenlerle paylaşarak teşekkür çok daha candan ve anlamlı.

O günlerde de çeşitli armağanlar gelmişti. Bunlardan biri ise güzel bir kutu içindeki kupa ile bir çıngıraktı. Bebekler, çocuklar için oyuncak su kadar önemli. Çocuklar her yaşta eğlenecek bir oyuncak bulur, ya da kendileri icat ederler. İmkansız ortamlarda, iki dal parçasının birleşmesiyle yapılan bez bebek veya bir tahta kutudan araba bir çoçuğa gerçeği kadar mutluluk verebilir. O yıllarda İstanbul Eyüp’te yapılan tahtadan, allı morlu küçük davullar, fırıldaklar gibi kaba oyuncaklar yeni bir iş alanı olmuştu.

Avupa’da ise bir sanayii idi. Her türden oyuncak üretiliyordu. Kişisel olarak ben oyuncakların, tabanca, tüfek gibi değil, öğretici ve estetik olmalarını tercih ediyorum. Bugün Uzak Doğu’da yapılan ucuz, göz zevkinden yoksun ve sağlığa zararlı oyuncukların yapılmasına karşıyım.

İstanbul’un Göztepe semtinde Zeki Zeren Sokağı’nda 23 Nisan 2005’te açılan Oyuncak Müzesi tarihsel dönemin bir kanıtı sayılabilir. Şimdi ise bebeğin doğumunda yapılan, Batı’da ‘Baby Shower’ denilen kutlama ülkemizdeki bazı kesimlerde de uygulanmaya başladı. Aynı hediyeden birkaç tane gelmesi yerine hediyeler eğitici oyuncaklar ve bebek bakımında gerekli olan ihtiyaçların karşılanmasını sağlıyor ve bu manada daha anlamlı oluyor.
İnsanların değişik töre ve kutlamaları benimsemesi birleşmelere vesile oluyor.


Wednesday, April 12, 2017



EĞİTİM VE OKULLAR
HER CANLI İÇ GÜDÜSEL BİR YETENEKLE DOĞUYOR.  EN İLKEL CANLI TÜRLERİNDEN İTİBAREN, GELİŞEN VARLIKLAR, EĞİTİMLE HAYATTA YOL ALIYOR. ÖRNEĞİN, BİR KUŞUN YUMURTALARININ ÜSTÜNE YATMASI DOĞAL BİR OLAY. CİVCİVİN KABUĞUNU KIRMASI İÇİN EĞİTİM GEREKMİYOR.

ANCAK YAVRUNUN BESLENMESİ, UÇMASI İÇİN, ANNE VE BABANIN EĞİTİM VERMESİ GEREKİYOR. KENDİLERİNDEN ÖNCEKİLERİN EDİNDİĞİ BİLGİLERİN ÖĞRETİLMESİ İLE HAYAT DEVAM EDİYOR. 

İNSANLIK ALEMİNDE İSE ÇOCUĞUN EĞİTİMİ  ÇOK DAHA ÖNEMLİ. ÇEŞİTLİ DEĞİŞİK ÇAĞLARA GÖRE BİR ÇOK EĞİTİM ŞEKLİ TÜREMİŞTİR. İLK OLARAK ANNE, BABA VE AİLENİN VERDİĞİ EĞİTİM  BAŞLAR. SONRA SOSYAL ALANDA ÇIRAK, KALFA, USTA DERECELERİYLE EĞİTİM TARZI, VE BÖYLECE ÖĞRETİMİN İLERLEMESİ SAĞLANIR. 

ASIRLAR BOYUNCA DİLLER, ULUSLAR, SINIRLAR ÇOĞALIR. EĞİTİM DÜZEYİ DE FARKLILAŞIR. KUTSAL KİTAPLARIN AHLAKİ, SOSYAL KURALLAR KOYMASI  EĞİTİMİ DE ETKİLİ KILMIŞTIR. OSMANLI’DA  DİNSEL EĞİTİM MAHALLE MEKTEPLERİ İLE BAŞLAR VE GİDEREK MEDRESELERE ULAŞIR. İMPARATORLUĞUN GENİŞ ALANINDA ÖZEL EĞİTİM KURUMLARI AÇILMIŞTIR. MİLLETLERİN, CEMAATLERİN ÖZEL EĞİTİM VEREN KURUMLARI OLUŞMUŞTUR. 

TANZİMAT İLE BU  KURULUŞLAR SİSTEMATİK BİR DÜZENLENMESİ OSMANLI MAARİF VEKALETİNE BAĞLANMIŞLARDIR. İSTANBUL’DA DA YABANCI VE AZINLIK OKULLARI BULUNUYORDU. AYRICA, TÜRK EĞİTİMİNE İPTİDAİ VE RÜŞTÜYE MEKTEPLERİ  İLE ASKERİ, MESLEKİ  EĞİTİM DÜZEYİNDE, PROGRAMLI YENİ MEKTEPLER YANİ (OKULLAR) KAZANDIRILMIŞTIR. YASAL DURUMA GETİRİLMİŞTİR.  İSTANBUL’DA DA 1914 DE İLK İNAS DARÜLFUNUNU AÇILMIŞTIR. AYRICA KIZLAR İÇİN HEMŞİRELİK VE ÖĞRETMENLİKTEN BAŞKA MESLEKLERE DE ÖNEM VERİLMİŞTİR. 

ÖĞRETMENLERİ DE YETİŞTİRECEK OKULLAR GEREKMİŞTİ. BURADA ÖZEL BİR ALANA DEĞİNMEME İZİN VERİLİRSE, ANNEMİN KENDİNDEN KÜÇÜK ÜÇ KIZ KARDEŞİ, İSTANBUL KIZ LİSESİNİ BİTİRMİŞLERDİ. O YILDA MEZUNLARA ÖĞRETMENLİK KURSLARI AÇILMIŞTI. ANNEMDEN SONRA GELEN SAADET ARISAN TEYZEM, ANNEMİN OKUL NOTLARINDAN YARARLANARAK KURSA KATILMIŞ VE KURS BİRİNCİSİ OLMUŞTU. 

OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN SON DÖNEMLERİYDİ. YABANCI VE AZINLIK OKULLARINDA TÜRKÇE ÖĞRETMENLERİ, BİRAZ YABANCI GİBİ GÖRÜLÜYORLARDI. FAKAT O GÜNÜN EĞİTİLMİŞ ÖĞRETMENLERİ, ONURLU, SORUMLU GENÇLERDİ.                 ÖZELLİKLE TEYZEM SAADET ARISAN, GÖREVİNE BAĞLI DÜRÜST CİDDİ BİR KİŞİYDİ. BURADA BİR DAVRANIŞ BİÇİMİNDEN BAHİS ETMEK İ STERİM. 

BİRGÜN, TRAFİK KAZASI SONUCU 15 DAKİKALIK GECİKMESİNE  KARŞI, MÜDÜRÜN SAAT GÖSTERMESİ SONUCU, HAKKINDAN VAZ GEÇEREK MAAŞINDAN KESİLMESİNİ İSTEMİŞ. ÇÜNKÜ MAAŞLARI ÖDEYENLER, CEMAATLERDİ. BU DURUM SENELERCE OKULLAR VE  EĞİTİM BAKANLIĞI ARASINDA SORUN OLMUŞTU EN SONUNDA ÖĞRETMENLER EMEKLİLİĞİ KAZANDILAR. EMEKLİ OLDULAR. ANCAK 15 SENE BORÇLANDIRILMIŞLARDI. 45 SENELİK ÖĞRETMENLİĞİNİN O YILLARI YANMIŞTI. 

CUMHURİYETİN GETİRDİĞİ YENİ TÜRK ALFABESİ İLE TÜRKÇE  DİLİ, OKUMA YAZMA EĞİTİMİNİ DENEMEYE GELEN MÜFETTİŞLER (DENETİCİLER) TARAFINDAN İZLENİYORLARDI. HOCALAR HER ZAMAN ONURLARINI KORUR HAKLARINI ARARLARDI. BU KONULARI ARALARINDA  KONUŞURLARSADA DUYARDIM. 

BİR ANEKTOT DA, KUZENİM  MELAHAT DEMİRSOY’UN CANINI  SIKMIŞTI. O, AZINLIK İLK OKULLARI BİRİNCİ SINIF ÖĞRENCİLERİNE TÜRKCE ÖĞRETİYORDU. BİR KÜÇÜK ÇOCUK  MÜFETTİŞTEN HEYECANLANMIŞ. MELAHAT DEMİRSOY, ÖĞRENCİSİNİN BİR YANA KAYAN BEYAZ YAKASINI ELİ İLE DÜZELTİNCE. 

MÜFETTİŞ:
‘MELAHAT HANIM, ÇOCUKLARI ELLEMEK YOK’
DİYEN, DENETMENE YANIT OLARAK:
‘SAYIN MÜFETTİŞ. BU ÇOCUKLAR, ANA KUCAĞINDAN BİZE EMANET EDİLİYOR. GEREKİRSE BEN ONLARI TUVALETE BİLE GÖTÜRÜYORUM. BU YÜZDEN ÖNERİNİZİ UYGUN BULMUYORUM !’ DİYECEK KADAR  CESURDU.

ATATÜRKÜN KURDUĞU, MİLLİ EĞİTİM  SİSTEMİ İSE AYIRICI DEĞİL SEVGİYE, DOSTLUĞA, BARIŞA YÖNELİKTİ. VE TOPLUM, BİR ULUS OLUYORDU. ÖZVERİLİ ÖĞRETMENLER AYNI ZAMANDA MİLLETİ VATANDAŞLIK YOLUNDA EĞİTİYORLARDI. O DÖNEMİN GENÇ KUŞAKLARI SOSYAL ALANDA ARKADAŞLIK VE BİRLİK İLKESİ İLE BAĞLANMIŞLARDI. EĞİTİMİN PAYI NE KADAR ÇOKSA, ATATÜRK’ÜN, YURTA VE DÜNYADA BARIŞ İLKESİNİN ROLÜ DE O DERECEDE ÖNEMLİYDİ. ŞİMDİ BU KURALLARI UYGULAYAN SAYGIN VE DEĞERLİ İNSANLARI EN İÇDEN GELEN DUYGULAR VE RAHMETLE ANIYORUM.




Tuesday, April 11, 2017

 

 İSMAİL BESİM BEY          NAHİDE HANIM

                   





SAYIN  ÖĞRETMEN EFSER İNAL

19 CU. YÜZYILIN SONLARI. OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN ZOR VE SORUNLU DÖNEMİ. DEDEM, HARBİYE NEZARETİ MÜMEYİZLERİNDEN, İSMAİL BESİM BEYİN,  FATİH ÇARŞAMBA’DAKİ BAHÇELİ MÜŞTEMİLATLI KONAĞINDA YAŞAM SÜRÜYOR. SENE 1898. EVDE TELAŞ VE HEYECAN VAR.

ANNEANNEM NAHİDE HANIM İLK BEBEĞİ HATİCE EFSERİ DÜNYAYA GETİRMİŞ. HERKES SEVİNÇLİ. TANZİMAT HAREKETİ BAŞLAMIŞ OLMASINA RAĞMEN SİYASAL VE SOSYAL ATILIM GECİKİYOR.

ANCAK DEDEM AÇIK FİKİRLİ, SEVECEN BİR KİŞİLİĞE SAHİP. GELECEK YILLAR İÇİNDE DOĞAN BEŞ KIZINA DA, İLERİYE DÖNÜK EĞİTİMİ SAĞLIYOR.

EFSER ISTANBUL’DA 1914 DE AÇILAN İNAS DARÜLFÜNU’NUN İLK MEZUNLARINDAN VE İLK ATANAN KİMYA ÖĞRETMENİ. İKİNCİ KIZI, ANNEM SALİHA EREM İSE 1901 İSTANBUL DOĞUMLU  VE DARÜL MUALLİMAT’TAN YATILI OKUYARAK MEZUN OLUYOR.

ÜÇÜNCÜ KIZI SAADET ARISAN, DÖRDÜNCÜ MAHFUZE ARISAN VE İKİZİ MAHFUZ “DAYI” BEŞİNCİ VEDİA SERTER. HEPSİ, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN İLK ATATÜRKÇÜ ÖĞRETMENLERİ.

BAŞKA KIZLARIN KAFES ARKASINDA YAŞADIKLARI BİR DÖNEMDE DEDEMİN ÖNGÖRÜSÜ İLE VATANA, KENDİ İŞİNDEN BAŞKA, DA HİZMET ETTİGİNE İNANIYORUM. TEYZEM VE HOCAM OLAN EFSER İNAL İSTANBULDA; KANDİLLİ, ÇAMLICA, ERENKÖY, ISTANBUL VE ATATÜRK KIZ LİSELERİNDE EMEKLİ OLUNCAYA KADAR DERS VERDİ.

İDEALİST ATATÜRKÇÜ, MESLEK SAHİBİ GENÇLER YETİŞTİRDİ. CUMHURİYETLE BİRLİKTE, BAŞLAYAN ATILIM VE DEVRİMLER SIRASINDA, ULUS KALKINIRKEN ÖĞRETMENLERE BÜYÜK GÖREV DÜŞTÜ. SOSYAL DURUMLARI MADDİ  OLARAK KISITLI OLSA BİLE  DEĞERLERİ BİLİNDİ.

TEYZEM VE EŞİ, TARİH ÖĞRETMENİ SAYIN ALİ EKREM İNAL KİRADA OTURUYORLARDI.  EV SAHİPLERİNDEN YANA ŞİKAYETÇİYDİLER. FAKAT NE KENDİ ARSALARI NE DE BİRİKİMLERİ VARDI. VAR OLAN, DEVLETE VE ENERJİLERİNE GÜVENLERİYDİ. EMNİYET SANDIĞINDAN KREDİ ALDILAR VE SÜRESİNDE ÖDEYEREK  EVLERİNE KAVUŞTULAR.

YURT ÇAPINDAKI GELİŞME, SANAYİ ALANINA VE DEMİR YOLLARINA DA KAYIDIRILMIŞTI. BEN LİSEDEYKEN TEYZEMİN, BİZ ÖĞRENCİLERİNİ, “ALPULLU” ŞEKER FABRİKASINA GÖTÜRDÜĞÜNÜ  ANIMSIYORUM. TEYZEM GÜZEL KONUŞAN MÜŞFİK, SEVİLEN VE ŞAKACI BİRİYDİ. ÇOK YARDIM SEVERDİ.

GENELLİKLE ÖĞRENCİLER HOCALARNI İZLER, GÖZLER VE KRİTİK EDERLER.    TEYZEMİN DOĞAL OLARAK CİLDİ  PÜRÜZSÜZ VE  LEKESİZDİ. TEYZEM BİR KİMYAGER OLDUĞU İÇİN, ÖZEL BİR KREM İCAT ETTİĞİ SANILIRDI. FAKAT ELLERİ O KADAR GÜZEL GÖRÜNMEDİĞİNDEN KİMYA İLE İLGİLİ YORUMU YAPILIRDI. BAZEN ÇOK ŞIK BAZEN DE NORMAL GÜNLÜK GİYSİSİ İÇİNDE GÖRÜNMESİ ŞAŞIRTICI BULUNURDU. SEVGİLİ TEYZEM BU YORUMLARA GÜLER GEÇERDİ.

1898 DEN BU YANA GEÇEN 108 SENE SONRA TRT BELGESELDE, İNAS DARÜLFÜNUN’U PROGRAMINDA  SEVGİLİ TEYZEMLE ANNEMİN YAN YANA ÇEKİLMİŞ FOTOGRAFLARINI GÖRMEK  BENİ HEM ŞAŞIRTTI HEM DE MUTLU ETTİ.

BÜTÜN KIZLARINI ÖĞRETMEN YAPAN AYDIN FİKİRLİ DEDEME VE NE YAZIK Kİ BİR TREN KAZASINDA KAYBETTİĞİMİZ H. EFSER İNAL’İ VE KARDEŞLERİNİ RAHMET VE  MİNNET İLE ANIYORUM. TRT BELGESELE TEŞEKKÜRLER.

NİHAL EREM





Sunday, March 19, 2017

ESKİ TAŞRA OTELLERİ


Her yönü doğal güzelliklerle bezenmiş sevgili yurdumuz!
Milattan önce 6 binli yıllara dayanan, tarih ve kültürü ile zengin vatanımız.

Anadolu’da geçmişte savaşlar, hareketler ve ticari göç yolları olan ülkemizde pek çok han ve kervansaray bulunmasına şaşırmamak gerekir.

Elbette bu konuda yazılmış kitap ve belgeler var. Fakat aile bağları kuvvetli olan ve misafirperver ulusumuz otel kültürüne alışık değildi.

Bu yüzden eski taşra otelleri gel geç yolculara hizmet veriyorlardı. Onlar genellikle bakımsız, yetersiz, ucuz konuk evleri gibiydiler. Ancak ben çocukluğumdan kalan bazı izlenimlerden söz etmek istiyorum.

Belki 5 yaşlarındaydım, kuzenim subaylığını Karamürsel’de yapıyordu, çevrenin güzelliğini anlatıyordu. Çocuklu ailelerden oluşan bir grup, eski bir otobüsle oraya gittik. Kasabanın tek oteli girişdeki kahvehanenin tam karşısındaydı. Binanın çok ilkel ve bakımsız olduğunu gören aile çaresizlikle geceyi geçirmeye razı oluyorlar. Ancak biz, sabah erkenden otobüse binmiş ve bölgenin doğal güzelliklerini göremeden evlerimize dönmüştük.

Aradan 1 - 2 yıl geçmişti ki babamın doğum yeri olan Gelibolu’ya gittik. Kalacağımız otel iskeledeki eski bir evden dönüşmüştü. İlgili kişi saf bir içtenlikle otelin temizlenip, çarşaf ve havluların yeni değiştirildiğini açıklamıştı. Daha evvel kaç kişinin yattığı çarşafları mı kast ediyordu? Bilmem. O günlerin otel anlayışı galiba böyleydi.

4 yıl sonra yine bir aile grubu olarak otobüslerle Edirne’ye gidildi. Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış bir şehir olsa da, yıpranmıştı. Kalacağımız otelin odalarında banyo yoktu ve sihhi tesisat dışarıda, bahçede idi, müşteriler sıra bekliyorlardı. Bunu gören hanımlar başka bir yer bulmak isterken buranın Edirne’nin en lüks oteli olduğunu öğrenmişlerdi.

Beyler 40 pınar yağlı güreş müsabakalarını izlemek istiyorlardı. Annelerimiz biz çocukları alıp Selimiye Camii’sini, Darüşşafaka’yı ve çarşıyı gezdirmişlerdi. Edirne’nin özelliklerinden devayı misk ve elma, armut, portakal biçimli , kırmızı, yeşil, turuncu renkli güzel kokulu sabunlarından alıp otele dönmüştük.
Sofra kurulmuştu, herkesin tabağına ikram olarak iyi pişirilmiş birer kuzu başı konmuştu. Bu iyi niyet göstergesini yanlış yorumlamak işten bile değildi, zaten bölgeler ve gelenekler arasındaki farklar çok kez anlaşmazlığa neden oluyor.

Fakat bu farklılıklar Cumhuriyet’imizin getirdiği sosyal ilerlemeyle git gide azaldı. Örneğin Bursa gibi doğal güzellikleri çoğrafi özelliklere sahip İstanbul’a yakın bu kentimiz hızla gelişmişti. Çekirge semtindeki yeni ve modern Çelik Palas Oteli’ne gidince karşılaştığımız konfor uygar atmosfer ve eğlenceler iç açıcıydı.
Aynı bölgedeki tarihi kaplıcalar ve tesisler eskiden beri yerel turistleri çekmekteydi.
Yıllar geçtikçe Uludağ spor alanları ve otelleri zenginleşmiş, ünü yaygınlaşmıştı.
Tarihi Ulu Camii, anıtlar ve kapalıçarşı ilgi alanlarındandı. Kapalı çarşısındaki çeşitli ürünler ipekli kumaşlar, havlular, bornozlar, boynuz saplı bıçaklar, minicik sedefli çakılar en ilginç eşyalardı.

Bu günkü erişilen turizm sektörü ile kıyaslanamayacak kadar geride kalan eski taşra otelleri zihnimizi ve anılarımızı zorluyor. Ancak hepsi yaşanmış gerçeklerdi.


Türkiye’nin Cumhuriyet İlkeleri sayesinde ulaştığı uygarlık inkar edilemez.


8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını öneren 
Clara Zetkin (solda) Rosa Luxemburg ile.

8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katıldı.

KADINLAR GÜNÜ


8 Mart Emekçi Kadınlar Günü bir kutlama değildir. 160 yıl önce çalışan ve sosyal haklarını arayan kadınların hayatlarını kaybettikleri çok acı bir olayın anıldığı tarihdir.
Yaratılış bakımından, insan denen varlık, bedenen erkek kadından ayrılsa bile, ruhen birbirlerini tamamlayan iki üstün kişiliktir.
Tarihten beri nesiller üreten insan topluluklarında bazen kadınlar öne çıkmıştır.
İlkel ortamda doğurganlık önemli bir sosyal mertebe olarak kadını yüceltmiştir, fakat geçmiş çağlarda bu statü değişmiştir. Ancak bireysel hisler ve istekler ihtirasa dönüşünce egemenlik yön değiştirmiştir.
Bu yüzden felaketler yaşanmış, dünya çapında savaşlar çıkmıştır.

Bir buçuk yüz yıl önce kadınların yaşadığı feci olaydan bu yana değişen bir şey olmuş mudur? Hemen çok etkili bir sonuç beklenmese de bu olay toplumda bilinç uyandırmış uygar ülkelerde algı yaratmıştır.

Yeni kurulan Atatürk Cumhuriyeti’nde kadınlara bir çok Avrupa devletinden önce seçme ve seçilme hakkı tanınmış, sosyal olanaklar sağlanmıştır.
Ne yazık ki artık imanın, birliğin, sevginin temeli olan ahlak, yavaş yavaş değerini kaybetmişe benziyor. Bu gün sık sık değişen eğitim sistemi, tutuculuk ve inançsızlık yüzünden kadınlara yönelen düşmanlık, saldırı ve cinayetler korkutuyor.

Böylece her yıl 8 Mart günü kadınların vahşete, kanunsuzluğa, ahlaksızlığa, yolsuzluğa, gericiliğe karşı seslerini yükseltecekleri tarih oluyor.
Bu protesto çığlıkları artık hiç tekrarlanmasın.

Erkek, kadın, çocuk ve bütün ulusların huzur ve barış içinde yaşamalarını en hayırlı dileklerimle yakarıyorum.

Nihal Erem

Sunday, March 12, 2017

GÜNÜ DOLDURMA

Zaman göreceli bir kavram. Bilinç akıl ve yüreğe dayanan, gelişen bir olgu; ikisi de hayat boyu etkili, bazen aralarında çatışmalar olsa bile... Heves mi, yoksa görev mi daha önemli? İkisini de birden düşünmek ve not etmek hoş ve faydalı olmaz mı? Neden olmasın? İşte 81 yılın gerisinden gelen anılar, belgeler, fotoğraflar hep bir arada karşımda duruyorlar. Ancak belleğe çok güvenmemek gerekiyor. O dönemde marifetli cep telefonları ve internet yoktu. Teknoloji gelişiyordu fakat şimdiki gibi yaygın değildi. Dosyaları düzenlemek için kişisel emek verirken gözlüğümün camlarının buğulandığını ve büyütecin kafi gelmediğini fark ettim.

Galiba asıl sorun gözlerimdeydi. Sevdiğim renkli kağıtlar, kalemler, sulu boyalar, pasteller, palet, yağlı boya tüpleri, fırçalar ve spatüller yavaş yavaş geride kalıyordu. Onların yerini okuma yazma imkanı veren bir teknolojik ekran alıyordu. Hayatım radikal bir değişime uğramıştı. Artık özel bir sağlık merkezinde kalıyordum.

Kurucuları, yöneticileri, hemşireleri, sağlıkçıları, yardımcıları ve tüm emek veren özverili personeli ile hayatıma katkı sağlayan komşularıma teşekkürlerimle odama yerleştim. Özellikle bütün ihtiyaçlarımın karşılanması ve okuma ekranım beni mutlu ediyor. Artık yine okuyup yazıyorum, günümü değerlendirmek için saatlerce masa başına geçiyorum. Çok kıymetli sayın komşum beni; gözlerim kitapta, ellerim yazı kağıtlarında, dudaklarım arasında tutuğum sayfaları gülerek anlatıyor. Ancak dudaklarımdan veya elimden kaçırdığım sayfaların nereye uçarak düştüklerini bulmak için yardım gerekiyor.

Bütün dikkatime karşın bir sabah yürütecime tutunurken düşerek sol bacağımı kırdım. Daha çağrı yapmadan kameradan durumu gören iki genç nöbetçi hemşire hanım koşarak yetiştiler. Hemen önlem alınarak aynı gün hastaneye götürülüp ameliyat edildim. Dört gün sonra evim olan odama kavuştum. Fakat ne olmuştu? Benim okuma ekranım çalışmıyordu. Acaba onu terk ettiğimi mi sanmıştı? Bu olamazdı, onun eksikliği operasyon kadar önemliydi. Ekranımın bir an önce düzeltilip geri gelmesini dört gözle bekliyorum.

Düştüğüm günden beri bir ay geçti. Oldukça iyileştim. Bu gün ameliyatımı yapan sayın doktoruma kontrole gidiyorum. Hazırlandık, lobiye indik, salon tenha, çevremi görmesem de sesleri işitiyorum. Bir yandan oturan yaşlı bir hanımın sızlanmaları, içini çekerek dertlenmesi, ağlamasını işitiyorum. Acaba çocukken bayram günü için alınan süslü basma giysisini mi arıyor, geçmiş anıları için mi ağlıyor? Çok duygulu sevecen baş hemşire hanım yanına gelip onu sakinleştiriyor.

Dışarda telefon çalıyor, onu açan genç ve fedakar yardımcılardan birinin sevgilisinden gelen bir espriye karşılık sevinçle attığı şen kahkaha duyuluyor. Oturduğum koltuğun yanında biri var, devamlı aynı şeyi söylüyor; “ena mena dosi, dosi safran bosi, safran bos”...sonunu getiremiyor. Her halde bir çağdaşım olacak; tekerlemenin sonunu “fransız tos” diye bitiriyorum. Sanki o sözlerle beni çocukluğuma götürdü. Yerimizden kalktık, kapıdan çıktık, çok yoğun İstanbul trafiğine katıldık.

EVİM OLARAK BENİMSEDİĞİM Akasya Bakım ve Yaşam Merkezi sayın yöneticilerine hizmette kusur etmeyen tüm personeline ve sevgili komşularıma teşekkür etmeyi bir borç bilirim. 

4 Mart 2017


NİHAL EREM

Wednesday, January 18, 2017

BÜYÜKANNE’ler ( 3 )

ANNEANNEM  -1-



Altı yaşımdan beri hayatının sona erdiği 1942 yılına dek ailece beraber yaşadığımız sevgili anneannem de örnek kişilerden biriydi. Onun ilk ve tek kız torunu olmanın özelliğini tanımanın mutluluğunu tattım.

Nahide Arısan Hanım Edirne’li. Annesi Titiz Ayşe Hanım, dayısı astım hastalığı nedeniyle “Dertli Musta Bey – Mustafa” diye anılıyorlar. Babası Rıza Bey memur. İki kız kardeşi var. Dayı bey, dedelerden kalan olanakla kendine kağir bir konak, kardeşine de iki katlı ahşap, sade fakat kaliteli bahçeli bir ev yaptırıyor. Rukiye, Nahide, İsmet o evde büyüyorlar. Babaları vefat edince anneleriyle başbaşa kalıyorlar. Biraz da zorluk çekiyorlar...
O dönemde tarihe geçmiş çalkantılı olaylar var.

Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” adlı kitabını okurken daha ilk satırlarla irkiliyorum. Çünkü o olayı biliyorum. Dayı beyin oğlu Nuri Bey fidye istenerek Bulgarlar tarafından dağa kaldırılıyor. Kurtarma amacıyla gönderilen zaptiyenin açtığı ateşe karşı siper tutuluyor ve şehit oluyor. Sayın yazarın çocukken izlediği cenaze töreni Nuri Bey’e ait ve konağın bahçesinde gerçekleşiyor. Derdine dert katılan Musta Bey de çok yaşamıyor. Geriye baba oğul evlendiği anne ile kızı kalıyorlar. Onlar için ise yeni bir hayat başlıyor.

Yıllar sonra, Bodrum’da tanıştığım iki değerli hanımefendi konağın fotoğraflarını gönderdiler. Kendilerine ulaştıramadığım teşekkürlerimin borcunu taşıyorum. Anneannemin evini de gördüm. Yüksek bir duvardaki kapıdan bahçeye giriliyordu. Ev soldaydı. Galiba iki katlıydı ve oldukça yıpranmıştı. Orada Rukiye Hanım’ın onbir çocuğundan hayatta kalan tek kızı Hamdiye Teyze oturuyordu. Geçirdiği asabi rahatsızlık sonucu öğretmenliği bırakıp bir ineğiyle yalnız yaşamayı seçmişti. Kısa süren ziyarette binaya girişte sol tarafta yer alan odaya aldı. Odanın bahçeye yönelik alçak duvarı tavana kadar yükselen bir camekan gibiydi. Duvar boyunca uzanan sedire oturanlar kendilerini bahçede sanabilirlerdi. Oda kapısının sağına şömine yapılmıştı, iki tarafında üst üste yükselen nişlere herhalde saat, idare lambası, şekerlik gibi öteberi konuyordu. Sedirdeki yastıklara, yerdeki minderlere işlemeli örtüler yayılmıştı. Anneannemin bahsettiği kubbeli hamam tuvalet ve mutfak bölümü belki çok haraptı. Görmemizi istemedi. Gönderilen mektup zarflarına: “Kadirihane Aralığı” diye not edildiğini anımsıyorum. Hamdiye Teyze’min vefatından sonra kendini “Kırkpınar Ağas”ı diye tanıtan biri takıntı olmuş, evin kendisine bağışlanmasını isiyordu. Nitekim varislerin çokluğu ve kimsenin ilgilenmemesi sonucu hiçbir maddi, manevi bedel ödemeden o eve sahip çıktığını biliyorum. Herhalde bir yolunu bulmuştu. Soran sual eden de olmadı...

Nahide’nin el becerileri, kişisel ilişkilerdeki hoşgörülü davranışı, daha çocukken bile belli oluyor. Beslediği kuşu, bir kargası var! Evi kirletmesin diye ona kırmızı bezden don dikmeyi, tığ işi ve işlemeler yapmayı başarıyor. Kardeşinin huysuzluğuna göz yumuyor, affediyor. Cömert. Yetenekleri yaşı gibi ilerliyor; 18 – 19’una erişiyor.

Fakat, seneler başka hayatları da etkiliyor. Otuzunda yakışıklı bir erkek olan İsmail Besim Bey, eşi vefat edince iki kızıyla yalnız kalıyor. Yeniden yuva kurmak istiyor. Ancak dinsel ve sosyal gelenekler kadınlarla erkeklerin serbestçe tanışmalarına engel. Bir çok aileye girip çıkan, gayri müslim terzi hanım yardımcı oluyor. Edirne’de 18 – 19 yaşlarında biri var. Söylentiye göre, oraya gidip ayarlandığı gibi anahtar deliğinden o hanımı görecek. 15 yaşı geçtiğine göre “Evde kalmış!” biri mi, olabilir. Bakıyor. İçeride izlendiğinden habersiz, ince, nazik güzel bir genç kız terzi hanımla konuşuyor. O anda aradığı hayat arkadaşının bu kibar kız olmasına karar veriyor. Nahide Besim Bey’i görmüyor. O günün törelerine göre nikah kıyılacak. Nahide işittikleriyle yetinip dayısı Dertli Musta Bey’e nikah için vekalet veriyor.
Otuz yaşında iki kızı olan İstanbul’lu bir adam. Ama kızların kaderi böyle! Uyuşabilirse ne ala...

Hazırlıklar başlıyor. Alınacaklar alınıyor. Bir yandan giysiler için kumaşlar seçiliyor. Tüccarların Fransa’dan getirtip sattıkları açık pastel renklerin oluşturduğu desenle bezenmiş uçuk mavi atlas, “paçalık” için uygun görülüyor. İpekli, simli brokar kumaş daha önemli bir görev yapacak. Modaya göre kaç arşın almak gerekiyor? Dikim işine başlanmalı. Beklenen gün gitgide yaklaşıyor. İşte geldi bile!

Nahide’nin ince belini daha da dar gösterecek balenli bel korsesi geldi. Arkadaki çapraz kordonlar çekilip birleştiriliyor. Ve gelinliğini giyiyor.

İstanbul’da yeni bir hayat başlıyor. Besim Bey ailesini kanatları altında toplamış sevecen bir erkek. Nahide müşfik, özverili bir kadın. Bu uyumlu çiftin altı çocukları oluyor. 5 kız ve bir oğlan. Dördüncü kızları ise ikiz. Yanında oğlan kardeşi var. Dedemin ilk eşinden olan teyzelerim de o dönemde yuva kuruyorlar.

Baba evinin bölümlerinde aynı çatı altında yaşıyorlar. Anneannemin ilk kızı 1899’da dünyaya geliyor. Kısa aralıkla torunlar çocuklar aileye katılıyorlar. Kuşak farkı gözetilmeden kız, erkek ayırımı olmadan 12 çocuk büyütülüyor. Ev halkı sayısı yardımcılarla 22’ye ulaşıyor. O ortamda, düzeni sağlama sorumluluğu anneanneme düşüyor. Yaradılışındaki barış severlikle aile birliği devam ediyor...

Anneannem çok ata sözü bilir ve yeri geldikçe kullanırdı. Çok konuşmaz, dedikodu sevmezdi. Laf getiren olursa: “Adın ne? Reşit. Ne söyle, ne de işit” der ve olabilecek tehlikeyi önlerdi. Çalışkandı. Boş durmazdı. Dikiş dikmeyi sever, hep bir şeyler üretirdi. Emeğine acımaz, beğenmezse söker, yeniden yapardı. Ziyankar değildi. Merhametliydi. Yardım severliği ile tanınmıştı. Kur’an, kitap gazete okur, yaptığı alış verişin hesabını küçük defterine not ederdi.

Onu tanıdığım, çok sevdiğim için, ne kadar mutlu isem, dedem Besim Bey’i göremediğimden dolayı üzgünüm. Çünkü aydın fikirli bir insan olan o değerli baba her genç kız kafes arkasında otururken, kızlarını, kız torunlarını da okutmuş, hepsini öğretmenler olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne adamış, Atatürk ilkelerine bağlı eğitimciler arasında katmış. O dönemin gittikçe zorlaşan siyasal şartlarında 1899 doğumlu kızı H. Efser İnal*, “İnas Darülfünunu”nu (üniversite) bitiriyor, ilk tayin edilen Kimya Öğretmeni oluyor.

Annem 1901 doğumlu A. Saliha Erem yatılı okuduğu Çapa’daki Kız Muallim Okulu’nu bitirip, Musevi okuluna Türkçe öğretmeni olarak atanıyor. Diğer kızları Saadet, Mahfuze, Vedia, torunları Melahat, Nimet ile anneannemin yeğenleri Atiye, Kaniye ve Samiye teyzeler, isimlerini yazmadan geçemiyeceğim Türkiye’nin fedakar uygar kadın öğretmenleri. Onların yetişmesinde Besim Bey’in payı büyük. İstanbul Fatih Çarşamba’da başlayan geniş aile ortamı, konak yanıp kül olana dek sürüyor. Sonra aile birimleri kendilerine yeni düzen kuruyorlar. Ayrışsalar da kopmuyorlar. Yaşam devam ediyor. Dedem Harbiye Nezareti “Bakanlığı” şube müdürlüğünden emekli olyor, 1924’de vefat ediyor. Annem ve teyzeler yuva kuruyorlar.

Anneannemin dokuz torundan, benden sonra doğanların hepsini kardeş bildim. Anneannem artık olgun bir hanımdı, 52 yaşına gelmiş, kilo almıştı ama aktivitelerini hiç bırakmadı. Bizi etrafına toplardı. Yazlıklarda arabalara bindirir, gezmelere götürürdü. 1932’de babamın ricasıyla evinden ayrılıp hep beraber yaşama önerisini kabul etti. Sevgimiz karşılıklıydı. 1939’da dayımı kaybettik. Oğlunun vefatının acısını yastığıyla paylaştı. İmanına sarıldı. Kimseye belli etmedi. 1942’de kısa bir hastalık sonucu vefatı benim ilk büyük acım oldu.

Dedem ve anneannem geniş bir ailenin kaynağı, o değerli iki örnek insanı daima minnet ve rahmetle anıyorum. Karacaahmet’teki aile kabristanında dünyada olduğu gibi, bir çok aile bireyine kucak açtılar. Hepsinin mekanı cennet olsun. Nur içinde yatsınlar.


*TRT’de İnas Darülfununu belgeselinde Efser Teyzem hakkında benimle de söyleşi yaptılar.)