Wednesday, August 2, 2017

KUŞAKLAR


İnsanlık “Adem ve Havva” ile başlamış ve onlardan gelen kuşaklarla devam etmektedir.
Kuşaklar… Yani çocuklarımız. En değerli varlıklarımız. Anne ve babalar onları doğduklarından beri en iyi şekilde yaşatmak isterler. İlk eğitim ana kucağında başlar. Asırlar boyu devam eden ve edecek olan bu süreç, çağlar geçtikçe değişikliğe uğrar.
Hayatta kalmak için ilkel kuşaklar avcılık, balıkçılık, tarım yapmayı öğrenmişlerdi. Oysa yeni her devir kendi ihtiyacının karşılanmasını bekler. Çözümler bulunur. Bilgi edinildikçe, bilimde ilerlemiş olur. Bugün erişilen sağlık koşullarıyla ömürler uzadı. Bende yirminci yüzyılda doğup hala yaşamakta olan bir kişiyim. Bu sürede birçok olaya ve gelişmeye tanık oldum. Bu ilerlemede öğretmenlerin payı inkâr edilmez. 20. Yüzyılda eğitim veren öğretmenler kuşağı bugünün teknolojik imkanlarına sahip değildiler. Bilgi kaynakları kitaplar, ansiklopediler, deneyler ve daha ileri öğretim için üniversitelerle araştırmalara dayanıyordu.
Bilim, bugünkü düzeye yükselten öğretmenler aydın, hür, çağdaş öncü kişilerdi. Teknolojinin temelini attılar.
Öğretmenlik meslek gereği olan hukuksal ve sosyal niteliklere sahip olan aziz öğretmenlerinin katkıları için teşekkür ediyorum.
Uzun süren kurtuluş savaşından sonra, özgürlüğü, kalkınmayı amaç edinen cumhuriyetimizde “Atatürk İlkeleri” ve yeni Türk alfabesi ile okuma-yazma öğrendiğim için mutluyum. Eğitim sistemi yap-boz tahtası değildi. Çağdaş, hür ve ileri ve aydın fikirli, Genç ve dinamik kuşaklar yetiştirmek için öğretmenler, devrimleri uyguluyorlardı. Eğitime susamış bir ulus için köy enstitüleri, halk evlerinde verilen mesleki kurslardan yararlanmış, kadın, erkek, orta yaş kuşaklarıyla, okur-yazar oranındaki artış. Doğru yolda olmanın işareti…
Bilgileri, ahlak kurallarını, sosyal ilişkileri öğretirken kendi düzeylerini yükseltmeyi ihmal etmeyen özverili, şefkatli, sabırlı öğretmenlerimin anıları önünde minnet ile eğiliyor ve yaşam süresinde, uygulamada örnek olmanın önemine de inanıyorum.

Atanma bekleyen ve atanmış olan tüm çağdaş ve aydın öğretmeler kuşağına saygı ve başarılar…

Friday, July 7, 2017





KARARTILI YILLAR

(1937) SENESİ. Dünyayı tedirgin eden birçok olayın başlangıcıydı. Yılın yarısı geçmişti. Avrupa huzursuzdu. Ekonomik ve politik çekişmeler ortaya çıkıyordu. Ufukta savaş tehlikesi vardı.
Vatanda ise Atatürk’ün: “YURTTA SULH, CİHANDA SULH” ilkesi ile, (Hatay) problemi çözülmüştü. Artık Türkiye’nin bir vilayeti olmuştu. O büyük insanın öngörüsü kanıtlanmıştı. Böyle heyecanlarla (1938) yılına girildi. İlkokul bitirme sınavına hazırlanıyorduk. Ancak sıkıntılar peş peşe geliyordu. Çok üzücü olay ise, (Atatürk Hasta) haberiydi. Radyoda yayınlanan sağlık raporu endişeyle izleniyordu. Tedavi sonuç vermiyordu.
Okullar Eylül’de açıldı. Ekim sonra Kasım. Ulusumuzu mateme boğacak, dünya tarihini etkileyecek acı kayıp yaklaşmakta.
10 Kasım 1938. Sabah saat dokuzu beş geçiyor.
Bütün yürekler, bu unutulmaz yeri doldurulmaz, büyük insanın vefatı ile yanıyor.
Sevgili ATATÜRK! Vatan sana minnettar… Bu içten gelen bir teşekkürdür.
Zaman durmuyor.(1939) geldi bile…
Ne yazık ki, silah üreticilerinin kişisel gelirleri ve ülkelerle devletlerin daha geniş çıkarları için başlatılan savaşlar sona ermiyor. (1939) da patlayan “İkinci Cihan Harbi” altı sene sürdü.
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombasıyla (1945)’de sona erdi. Milyonlarca cana mal olan bu kıyım, acaba kime ders oluyor.
O dönem, Türkiye olarak biz , (İsmet İnönü ve Kabinesi)’nin başarılı yönetimiyle savaşa girmedik. Fakat o felaket yıllarına kıyasla yaşanan sıkıntılar, korkular bir hiç gibiydi. Gençler başkaları uğruna ölmemiş, ordumuz bölünmemiş, vatanımız harp olmamıştı. Kişisel boyutta en büyük sarsıntı eğitimimizle ilgiliydi. Okulumuz değişmiş, arkadaşlardan ayrılmıştık.
1942 yılı da korkuluydu. İstanbul konumu bakımından sakıncalıydı. Yaz için gerek güvenlik, gerekse aile beraberliğini koruma adına uygun semtler aranıyordu.
Şehire yakın, bir kırsal bölge seçilmeliydi. İçerenköy, Kozyatağı gibi. Oralarda, yeni yapılmış, çevrede köy yaşamını sürdüren ailelerin yaşadığı yerler vardı. Bulunan ev iki katlıydı. Ön yüzünden, üstten bahçeye inilen, geniş bir merdiven yapılmıştı. Bina yeterli, etraf tenha ve sakindi. Bahçede yetişmiş çamlar, meyvalar vardı.
Akşam sessizliği çökerken. Bazen ağıllarına dönen ineklerin çıngırak sesleri aksederdi. Ara sıra garip baykuş çığlığı içleri titretir. Ötüşen kuş sürüleri yuvalarına dönerdi. Esintiye göre koyunların kendilerine özgü kokuları duyulurdu.
Hava kararınca sokaktaki gaz lambası, görevli elindeki uzun meşaleyle yakılırdı. Yol solgun ışıkla aydınlanırdı. Bir seferde, bomba sanarak gündüz vakti, bahçedeki çama düşen yıldırımdan korktuk. Kuzenimizin kuzusu “sadık”’ın zıplaya zıplaya merdivenden inip çıkmasına güldük…
Savaşın dehşeti içinde gülmeyi unutanlar vardı. Avrupa kan ağlarken, İstanbul ve yurtta karartma uygulanıyordu. (1944)’te Suadiye’de tren istasyonunun ardındaydık. Şimdi inanılmaz. O semtler kırsal alandı. Her an savaşa itilebilirdik. Zaman zaman alarm verilip, siren çalıyordu. (1945) te atom bombası ile son verilen vahşete “savaş bitti” diyebilir miyiz?
Artık (2017) yılındayız. Gerideki kara dönemden bugüne bakınca, hiç ders alınmadığının kanıtı, çok yazık…



Süreyya Plajı

Florya Plajı

Atatürk'ün Polonezköy'ü ziyareti

Polonezköy

Fotoğrafları Internet'ten alarak yazıya renk katsın diye ekliyoruz.
Umarım telif hakkı yoktur. Eğer kullandığımız fotoğrafların telifi var ise bildirilmesini rica ederiz.



BAHAR VE YAZ

Bu sene bahar gelmekte nazlandı. (2017) Yılının Nisan ve Mayıs aylarında hava değişkendi. Tam “güneş gözüktü” derken gök gürledi. Sıcak beklenirken, kalın giysiler arandı. Aniden boşalan bulutlar  sellere neden oldu. Yazı özlerken, anılar canlandı. Ailece yaptığımız yürüyüşler aklıma geldi. O zamanlar “Mecidiyeköy” kırlıktı. Sırtları aşıp “Ortaköy’e inerdik. Ilık havada erikler, katır tırnakları, erguvanlar çiçek açmış olurdu. Etrafın rengarenk güzelliğini seyretmek için mola verdik.
Baharın ardı yazdı. Sonra kışlar ve birkaç yıl geçti fakat çocuklar biraz büyüyünce kiraz mevsimini kaçırmadan Polonezköy’e gitmeyi tasarlamıştık. Göztepe’deydik ev sahibimiz, “Madam Çelina” ‘nın evine gitmemizi önermişti.
“Polonya” asıllı, Madam Çelina’nın evine vardığımızda öğlen vakti geçmiş, herkes acıkmıştı. Bayan Çelina hiç telaşlanmadı. Yarım saat içinde sofrayı tavuk, patates, patlıcan kızartmaları, salatalar gibi çeşitli yiyeceklerle meyve ve kirazlarla donattı. Hatta öğle uykusu isteyene, yatak bile açacaktı.
 Aile gezileri, yazlıkta olmamıza rağmen, ara sıra gündeme geliyordu.”Şile ve Dolmalı” gibi yerler doğal güzelliklerini koruyorlardı. “Dolmalı” da, akraba olduğumuz “Çalım” Ailesi’nin dedelerine ait, eski bir av köşkü varmış. Yıllar içinde yağmalanmış yok olmuş.
Gençler çevresini görmek istiyorlardı. İlgilenen dört aile grubu, kafile halinde yola çıkılmıştı. Ara sıra arabalar durdurulup çevreye bakılıyordu. Adres soruluyordu.
Sonunda seyrek ağaçlı çalılık bir düzlükte durmuştuk. Karşımızda Karadeniz, ufukta mavi gökyüzüne bitişiyordu. Galiba aradığımız yer burasıydı. Fakat kime soracaktık? Etrafta kimse yoktu. Ama yolda gelirken arkamızdan yaklaşan bir araba sesi duyulmuştu. Onu bekleyecektik.
Nihayet küçük bir kamyonet göründü. Kasasında eğlenen roman gençler, darbuka ile tempo tutuyorlardı. Esmer ve kıvrak vücutlu bir genç kız ayakta dans ederken elinde zilli tefi sallıyordu. Bazıları şarkı söylüyor, diğerleri alkışlıyordu. Yardım neşeyle gelmişti. Sahile iniş kolaydı. Karşıdan gelen şiddetli dalgalar kıyıya çarpıp köpürüyor. Serpintiler on metre yükseğe savruluyordu. Hırsını  dindiren sular, geri çekilirken çakılları sürüklüyordu. O taşlar arasında farklı renkli olanları seçerken , belki de, av köşkünün kalıntılarından izler vardı. O rüzgarlı günde kimse denize girmemişti.
Oysa o dönemde Marmara denizine kıyısı olan yazlıklarda sokakların çoğu denizle sona erer ve betonlanmamış kıyılarda yüzülürdü. Süreyya ve Florya  gibi büyük plajlar halkın gün boyu  güneşlenip yüzebildiği yerlerdi. Serinlemek isteyenler için ağaçlı kır kahveleri, çay bahçeleri önemliydi.
Bazı piknik alanları ailelere en uygun şartlarla hizmet verirlerdi. O vakit insanlar sade bir yaşamdanda zevk alır başkalarının seçimlerini hoş görüyle karşılarlardı.
Yaz geceleri ise açık hava sinemaları vaz geçilmez bir ihtiyaçtı. Rahatını sevenler sandalyelere koymak için (25 kuruşa) Yastık kiralar, eğer çok titizse evinden getirirdi. Patlamış mısır, çekirdek, leblebi gibi eğlencelikler ve antrakta, frigo gibi dondurmalar olmadan olmazdı. Yaz geceleri uzundu. Gezgin satıcılar çok çeşitti, alıcılar ise iştahlı bugün nasıldır? Bilmiyorum. Belki de hala aynıdır.

                  

Friday, June 23, 2017

YAZLIKLAR - 5


Tatil mevsimi, dinlenme zamanı olduğu kadar, sosyal yaşamı da etkiliyordu. Eskiden sevgi bağları kuvvetli olan kardeş, aile birimleri yaz aylarını beraber geçirmekten kaçınmazlardı. Çocuklara uygun bahçeli yerler seçilirdi.

Göztepe’de yan yana duran iki köşk ‘Hasan Hayri Paşa’ Ailesi’ne aitti.
Ev sahiplerimiz Mühendis Nejat Ergun Bey ile kız kardeşleri Melekper Kulakçı ve Öğretmen Nermin Ergun Hanımlar merhum paşanın torunlarıydılar. Diğer köşk
ise satılmıştı. İki bahçeyi ayıran alçak boylu duvarın bazı taşları dökülmüş ve ufak bir gedik açılmıştı.

Oğullarımdan iki buçuk yaşındaki Ömer etrafta tek başına dolaşır, dört aylık Faruk ise pusetinde uyurdu. Ben de onları izlerdim. Bazen duvarın öbür yanında şarkı söyleyen bir çocuğun sesi duyulurdu. Ara sıra ‘Tago neredesin?’ sorusuyla aranırdı. Bir ‘Buradayım’ yanıtı yakından gelmişti. Evet!.. Yıkık duvarın öbür tarafında çok güzel gözlü, bal gibi tatlı bir kız vardı. Beş yaşlarında olmalıydı. Ömer hayranlıkla ona bakıyordu. Sanki o masum şarkılar iki yalnız çocuğu arkadaşlığa çağıran davetiyelerdi... Yanlarına gittim, ismini sordum. ‘Taciser Özcan’ dedi.

Arkadaşlık başlamış yalnızlık bitmişti. İki minik çocuğun adımları komşuluk ilişkisinin nedeni olmuştu. Anneanne Bosna kökenli Sayın Mukaddes Sadıkoğlu ailenin çınarıydı. Taciser’in ve kardeşi Birgan’ın babaları Prof. Dr. Remzi Özcan, anneleri Sayın İlhan Özcan’dı. Taciser’in teyzesi Sayın Sahavet ve eşi Bankacı Müştak Bey ve kızları Sema yazları köşkte buluşurlardı.
Bana diyabet teşhisi koyan ilk doktor olan Sayın Profesörü ve bugün hayatta olmayan tüm Göztepe’li komşuları, tanıdıkları ve ev sahiplerimizi rahmetle anıyorum.

Göztepe bahçelerinden özgürce geçirilen ilk çocukluk süreci okula başlama dönemi olan yedi yaşta sorumluluğun başlangıcıydı. İlkokuldan sonra yabancı dillere ve kültüre önem veren liselere girmek isteyenler için seçme sınavları vardı. Kazanmak için yoğun çalışma gerekiyordu. O zorlu ve heyecanlı dönemi (1967) ve (1970) de yaşadık. Hem çocuklar, hem bizim için çok eziyetli bir devreydi. Ama emeklerin boşa gitmemesi sevindiriciydi. Oğullarımız ilk gençlik çağına geçmişlerdi.
Aslında ucu açık bir sistem olan eğitim süreci yeni başlıyordu. Hangi mesleğe yöneleceklerine kendileri karar vereceklerdi. Artık biraz daha özgürlerdi. Okumaya sınır yoktu. Ancak eğlenmek de önemliydi. Gezme, yüzme, spor, sinema ve konukseverlik de vardı. (1966) yılı alınmış olan ‘Anadol’ yurtiçi gezilere yaradığı gibi endişe verici denemelere de neden oluyordu.
Akranları olan yeni arkadaşları Cemil, Fikri, Bülent ve Şefik ile çeşitli aktiviteler günleri dolduruyordu. Denize duydukları ilgi artmıştı. Sahiller açıktı; Süreyya Plajı, Küçükyalı Kıyıları uygundu. Bir süre sonra Fenerbahçe’de sahipsiz, terk edilmiş ufak bir tekne bulmuşlardı. Onu alıp onarmaya karar vermişlerdi, balık tutmayı seviyorlardı. Bir sefer büyük bir kalkanla geldiler. İnanmak zordu; ‘Acemi şansı’ dediler ve sözlerine güvenilirdi. Son zamanlarda ev sahiplerimiz köşkün eskidiğinden söz ediyorlardı. Üzücüydü ama gerçekti. Artık bizi bırakıyordu. Uygun bir yer bulmalıydık. Büsbütün mü taşınacaktık? Emine kızımın törene döndürdüğü taşınma günleri ve dostluklar anılarda mı kalacak? Ufukta ayrılık mı var? Olabilir. Çünkü Emine de bir genç kız, yuva kurma zamanı, bir talibi de var. Almanya’da çalışan ‘Nihat Partak’ kızımızı uzağa götürecek. O da Sivaslı. Öz anneler düğün yapacaklar. Ben ve tüm aile nişan törenini (1973) senesi Eylül ayından önce Göztepe’de bahçede yapmayı düşünüyorduk.

 Emektar, yorgun, eski köşkü hüzünle değil, mutu bir olayla hatırlamak istiyoruz. Bunu çoktan hak etti. Nitekim de öyle oldu...


Thursday, June 15, 2017

YAZLIKLAR IV

1950’li yıllar sona ermek üzereydi…
İlk oğlumuz bir buçuk yaşındaydı. 1958 senesinin Ocak ayında ise ikinci oğlumuz dünyaya geldi.
Göztepe’de ilk defa 1935’de oturduğumuz bu aynı köşk, arada geçen 22 yıla göğüs germişti. Doğa yasaları bir çok şeyi yavaş yavaş yıprattığı veya kullanımdan kaldırdığı için önümüzdeki ‘’İkinci Göztepe Dönemi’’ ne kadar sürecek belli değildi.
Meğer 17 yıl daha varmış!...
Çocuklarımız büyüyor. Üç tekerlekli bisikletler geride kalıyor, Göztepe gelişiyordu.
Göztepe ulaşım bakımından trenle Haydarpaşa’ya ve İstasyon Caddesi’nden geçen ‘’GZ’’ işaretli belediye otobüsleri ile ve dolmuş yapan taksilerle Kadıköy’e bağlanıyordu. Dolmuşlar kişi başına (25 kuruş)tu. Nüfus artmıştı. Fakat trafik böyle yoğun değildi. Göztepe’de yeni dükkanlar iş yerleri açılmıştı. Pazartesi günleri semt pazarı kuruluyordu. Artık ‘’Sade’’ bir yazlık kimliği kayboluyordu. Buna rağmen haftanın belli bir gününde gelip kendi ürettikleri şeyleri, köşklere getirerek satan dürüst ve gayretli kişilerde vardı. Küçük çocuklarıyla beraber köy ürünleri taşıyan Kozyataklı anneye, kurabiyeler, vişneli volovanlar yapan rus asıllı satıcıya güvenirdik. Çocuklarım, kapıya park eden Migros kamyonu gitmeden ‘’Koşun Migos geldi!... diye haber verirlerdi. Çünkü arada sırada yağ veya herhangi bir maddenin kıtlığı olur kuyruklarda beklerdik.
O sırada eşim Kayseri’ye atanınca, bizi büyüklerle Göztepe’de bıraktı. Ev bulacaktı. Buldu da…
Yepyeni bir apartmanın beşinci katındaki hiç kullanılmamış kalorifersiz bir daireydi. Orada çocuklarla bir abla, oyun arkadaşı 9 yaşındaki ‘’Emine Doğan’’ kızımız oldu. Artık üç çocuklu bir kadındım. Güzel yüzlü iyi huylu, şen mizaçlı sevgili ‘’Emine’’ artık büyük küçük bütün ailenin bir ferdiydi.
Sonra yıllarca Göztepe’ye taşınma bir tören haline geldi. Nisan başında heyecan başlardı. Önce bütün kış kapalı duran evde temizlik yapılırdı. Taşınma günü benimle Emine’ye aitti. Herkese ‘’Erken gelmek yok !...’’ diye sıkı sıkı tembih ederdim. Eşyalar, zaten hazırlanmış olan denkleri ve her ne varsa, uzak akrabadan birine emanet ederdik. Çoğunlukla kimseyi işe karıştırmazdık. Erkenden yola koyulurduk.
Boğaziçi köprüsü yoktu. Köşkün kapısından girerken mis gibi çam kokusu ciğerlerimize sinerdi. Gıcırtıyla açtığımız ev kapısından karanlık köşke girer hemen bütün panjurları açardık. O anda içeri giren güneş ışığı, temiz hava, çam ve akasya kokusu, güvercin sesleri yazın başladığını müjdelerdi.
Kamyon gecikmezdi. Eşyalar boşaltılıp her şey yerine yerleşince iş bize kalırdı. Yatacak karyolaları, dolaba konacakları, serilecek halıları, yayılacak çarşaf ve pikeleri, akşam olmadan tamam edelim derken, bazen bahçeden oğlanların ve büyüklerin konuşma sesleri duyulurdu.
Neyse ki iş mutfak önündeki platformdaki yemek masasını hazırlamaya kalmış olurdu.
Onu da gelen aile bireyleri hevesle yapar, bizi sofraya davet ederlerdi.
Getirdikleri soğuk yemekler iştahla yenilirdi.