Tuesday, August 15, 2017

MERAK


Çok işlevsel bir aygıt gibi, “Merak” kavramı da çeşitli şekillerde kullanılıyor ve dünyaya gelmekle başlıyor. Geniş açıdan her konuyu kapsıyor. Öğrenme amaçlı merakı yaşamadığımız an sanki yok.
Hayat önümüze açılmış bomboş bir defterin ilk sayfası, zamanla dolacak.
Bedensel, ruhsal, görsel, işitsel bilgiler, zihinsel izlenimler, defterde yer aldıkça merak alanı gitgide genişliyor.

Anne, baba, çıngırak, aile, komşu, oyuncak derken, eğer olmasa merak, nasıl büyür o çocuk? Ne zaman olgunlaşır?
“Meraklı olmayan kimse var mıdır?”
“Bu soruyu sorudan etken merakın ta kendisidir.”
Sözcük olarak ise “merak” [Endişe, öğrenme isteği, birinin özeli soruşturma] anlamlarına geldiği gibi başka ifadelerde de bulunabilir.
Bu yüzden, derecesi, aşırıdan – aldırmazlığa kadar değişen merak, hayatı olumsuz etkileyebilir. Örneğin: Bir gecikme süresinde akla gelen ilk fikrin (kaza) olması sağlıklı bir düşünce değildir. Bu hak, merak edeni ve edileni de üzer.
Oysa bugün trafik sorunu olduğu bir gerçek, şehir içi ve ana yollarda çok can kaybı olması, insanı karamsarlığa itmesinin nedeni sadece sürücüler mi diye, merak eden yöneticiler kadar, ilgisizlik de zararlı olur. Oysa biraz merak can bile kurtarabilir.
Toplum yasaları insanları birbiriyle iyi ve kara günde de kollamalarını öngörüyor. O açıdan merak önem taşıyor.
Doğa kanunları ise, hep ileriye dönük her an yeni bir olay değişik bir haber duyulabilir. Ümit beslenir merakla izlenir. Bu durum bilimin gelişmesine neden oluyor. Araştırmacılar merak ettikleri sırları çözmek için çalışıyorlar. Fakat bilimin sonu gelmiyor.
Kişisel meraklar çeşitli konuları kapsadığı gibi, (Dedikodu) ya kadar da uzanır. Bazı kimselerin özel merakları tutku haline geliyor. Örneğin kanarya, güvercin yetiştirenler dernekler kurup aralarında yarışıyorlar.
Bu gibi meraklar bazı türlerin gelişmesine katkıda bulunuyorlar. Bireyler yeteneklerine göre merak duydukları sanat dalına yöneliyorlar.
Bazı kişiler de, özel kimselerin hayatlarını ilginç bulup merak ediyor ve dedikodular yapıyorlar.
Fakat bugünün ortamında akıl sağlığı yerinde olmayan, psikolojisi bozuk ve içki, uyuşturucu bağımlısı birinin, bıçak ve silah taşıdığı bir gerçek.
Bu koşullarda birçok dedikoducu bilmeli ki,
Yaydıkları olumsuz haberlerin sonunda, örnek alanların işlediği suçlarda onlarında payı var.

Şimdi toplum, kötü örneklerin nasıl yok edileceğini merak ediyor.

Wednesday, August 2, 2017

FIRSAT


Yaşamda her bireyin hep karşısında duran bir olgu FIRSAT… Duruma göre değişen kişinin karakterine olaylara bakış açısına bağlı. Ya bir değer ya da bir kayıp örneği piyangoda en büyük almamış olmak bir kayıp ölçütü değil. Aksine, bu durum kişiyi bazı fena olaylardan korumuş olabilir.
Bu iki yönlü yorum insanları fırsat aramaktan hatta yaratmaktan geri bırakmamalı. Çünkü bu etkinlikler hayatın devamını sağlayan içgüdüsel dürtülerdir. Zengin olmak için çalışmak kınanmaz. Yeter ki hakka, hukuka ve adalete uygun şekilde kazanılsın. Ve kişilere, yurda yararlı yatırımlar olsun. Nitekim vatandaşlar arasında böyle örnek olan isimler, aileler çoktur.
Ancak “Fırsat” sadece maddeyle ilgili sayamayız. Hangi yaşta olursa olsun yahut doğuştan engeli bulunsun, insanların karşılarına çıkan fırsatları değerlendirmeleri mümkün.
Doğuştan engelli birçok kişi, azim, gayret ve sabırla çalışarak, meslek, iş ve sanat sahibi oluyor.
Başarılı olmak bir yana, rekor kırıyorlar. Burada, özellikle engelli kişileri topluma kazandırmak için aileye, devlete, eğitimcilere büyük görev düşüyor toplum ise vatan siyaseti uğruna bazı organlarını kaybetmiş değerli gazilerimize ve engelli kişilere anlayışlı ve saygılı davranmayı öğrenmelidir. Bu bir sorumluluktur.
Çocuklarımıza kindar olmayı değil, iyilik yapmayı seven, yardımcı ve iyi dindar olarak büyütelim. Din görevi yapanların esas işi, çocukların içini karartmak değil, onları iyi insanlar olarak yetiştirmektir.
İşte! Bu da bir fırsattır!
Ben de doksan bir yaşında, huzur evinde yaşayan engelli biriyim. Son zamanlarda elime geçen bir teknolojik fırsatla yeniden okuma-yazma şansına kavuştum. %10 kadar gören gözlerimle yapabildiğim şeyleri çoğunu artık yapamıyorum. Fakat dünyada insanlık uğruna çalışan, üreten yardım edenlere ilgi ve sevgi gösterenlere sonsuz teşekkürler ediyorum. Ümitliyim.

Düşündüklerimi, duygularımı ifade etme fırsatını veren yüce Allah’ıma şükürler ediyorum.

KUŞAKLAR


İnsanlık “Adem ve Havva” ile başlamış ve onlardan gelen kuşaklarla devam etmektedir.
Kuşaklar… Yani çocuklarımız. En değerli varlıklarımız. Anne ve babalar onları doğduklarından beri en iyi şekilde yaşatmak isterler. İlk eğitim ana kucağında başlar. Asırlar boyu devam eden ve edecek olan bu süreç, çağlar geçtikçe değişikliğe uğrar.
Hayatta kalmak için ilkel kuşaklar avcılık, balıkçılık, tarım yapmayı öğrenmişlerdi. Oysa yeni her devir kendi ihtiyacının karşılanmasını bekler. Çözümler bulunur. Bilgi edinildikçe, bilimde ilerlemiş olur. Bugün erişilen sağlık koşullarıyla ömürler uzadı. Bende yirminci yüzyılda doğup hala yaşamakta olan bir kişiyim. Bu sürede birçok olaya ve gelişmeye tanık oldum. Bu ilerlemede öğretmenlerin payı inkâr edilmez. 20. Yüzyılda eğitim veren öğretmenler kuşağı bugünün teknolojik imkanlarına sahip değildiler. Bilgi kaynakları kitaplar, ansiklopediler, deneyler ve daha ileri öğretim için üniversitelerle araştırmalara dayanıyordu.
Bilim, bugünkü düzeye yükselten öğretmenler aydın, hür, çağdaş öncü kişilerdi. Teknolojinin temelini attılar.
Öğretmenlik meslek gereği olan hukuksal ve sosyal niteliklere sahip olan aziz öğretmenlerinin katkıları için teşekkür ediyorum.
Uzun süren kurtuluş savaşından sonra, özgürlüğü, kalkınmayı amaç edinen cumhuriyetimizde “Atatürk İlkeleri” ve yeni Türk alfabesi ile okuma-yazma öğrendiğim için mutluyum. Eğitim sistemi yap-boz tahtası değildi. Çağdaş, hür ve ileri ve aydın fikirli, Genç ve dinamik kuşaklar yetiştirmek için öğretmenler, devrimleri uyguluyorlardı. Eğitime susamış bir ulus için köy enstitüleri, halk evlerinde verilen mesleki kurslardan yararlanmış, kadın, erkek, orta yaş kuşaklarıyla, okur-yazar oranındaki artış. Doğru yolda olmanın işareti…
Bilgileri, ahlak kurallarını, sosyal ilişkileri öğretirken kendi düzeylerini yükseltmeyi ihmal etmeyen özverili, şefkatli, sabırlı öğretmenlerimin anıları önünde minnet ile eğiliyor ve yaşam süresinde, uygulamada örnek olmanın önemine de inanıyorum.

Atanma bekleyen ve atanmış olan tüm çağdaş ve aydın öğretmeler kuşağına saygı ve başarılar…

Friday, July 7, 2017





KARARTILI YILLAR

(1937) SENESİ. Dünyayı tedirgin eden birçok olayın başlangıcıydı. Yılın yarısı geçmişti. Avrupa huzursuzdu. Ekonomik ve politik çekişmeler ortaya çıkıyordu. Ufukta savaş tehlikesi vardı.
Vatanda ise Atatürk’ün: “YURTTA SULH, CİHANDA SULH” ilkesi ile, (Hatay) problemi çözülmüştü. Artık Türkiye’nin bir vilayeti olmuştu. O büyük insanın öngörüsü kanıtlanmıştı. Böyle heyecanlarla (1938) yılına girildi. İlkokul bitirme sınavına hazırlanıyorduk. Ancak sıkıntılar peş peşe geliyordu. Çok üzücü olay ise, (Atatürk Hasta) haberiydi. Radyoda yayınlanan sağlık raporu endişeyle izleniyordu. Tedavi sonuç vermiyordu.
Okullar Eylül’de açıldı. Ekim sonra Kasım. Ulusumuzu mateme boğacak, dünya tarihini etkileyecek acı kayıp yaklaşmakta.
10 Kasım 1938. Sabah saat dokuzu beş geçiyor.
Bütün yürekler, bu unutulmaz yeri doldurulmaz, büyük insanın vefatı ile yanıyor.
Sevgili ATATÜRK! Vatan sana minnettar… Bu içten gelen bir teşekkürdür.
Zaman durmuyor.(1939) geldi bile…
Ne yazık ki, silah üreticilerinin kişisel gelirleri ve ülkelerle devletlerin daha geniş çıkarları için başlatılan savaşlar sona ermiyor. (1939) da patlayan “İkinci Cihan Harbi” altı sene sürdü.
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombasıyla (1945)’de sona erdi. Milyonlarca cana mal olan bu kıyım, acaba kime ders oluyor.
O dönem, Türkiye olarak biz , (İsmet İnönü ve Kabinesi)’nin başarılı yönetimiyle savaşa girmedik. Fakat o felaket yıllarına kıyasla yaşanan sıkıntılar, korkular bir hiç gibiydi. Gençler başkaları uğruna ölmemiş, ordumuz bölünmemiş, vatanımız harp olmamıştı. Kişisel boyutta en büyük sarsıntı eğitimimizle ilgiliydi. Okulumuz değişmiş, arkadaşlardan ayrılmıştık.
1942 yılı da korkuluydu. İstanbul konumu bakımından sakıncalıydı. Yaz için gerek güvenlik, gerekse aile beraberliğini koruma adına uygun semtler aranıyordu.
Şehire yakın, bir kırsal bölge seçilmeliydi. İçerenköy, Kozyatağı gibi. Oralarda, yeni yapılmış, çevrede köy yaşamını sürdüren ailelerin yaşadığı yerler vardı. Bulunan ev iki katlıydı. Ön yüzünden, üstten bahçeye inilen, geniş bir merdiven yapılmıştı. Bina yeterli, etraf tenha ve sakindi. Bahçede yetişmiş çamlar, meyvalar vardı.
Akşam sessizliği çökerken. Bazen ağıllarına dönen ineklerin çıngırak sesleri aksederdi. Ara sıra garip baykuş çığlığı içleri titretir. Ötüşen kuş sürüleri yuvalarına dönerdi. Esintiye göre koyunların kendilerine özgü kokuları duyulurdu.
Hava kararınca sokaktaki gaz lambası, görevli elindeki uzun meşaleyle yakılırdı. Yol solgun ışıkla aydınlanırdı. Bir seferde, bomba sanarak gündüz vakti, bahçedeki çama düşen yıldırımdan korktuk. Kuzenimizin kuzusu “sadık”’ın zıplaya zıplaya merdivenden inip çıkmasına güldük…
Savaşın dehşeti içinde gülmeyi unutanlar vardı. Avrupa kan ağlarken, İstanbul ve yurtta karartma uygulanıyordu. (1944)’te Suadiye’de tren istasyonunun ardındaydık. Şimdi inanılmaz. O semtler kırsal alandı. Her an savaşa itilebilirdik. Zaman zaman alarm verilip, siren çalıyordu. (1945) te atom bombası ile son verilen vahşete “savaş bitti” diyebilir miyiz?
Artık (2017) yılındayız. Gerideki kara dönemden bugüne bakınca, hiç ders alınmadığının kanıtı, çok yazık…



Süreyya Plajı

Florya Plajı

Atatürk'ün Polonezköy'ü ziyareti

Polonezköy

Fotoğrafları Internet'ten alarak yazıya renk katsın diye ekliyoruz.
Umarım telif hakkı yoktur. Eğer kullandığımız fotoğrafların telifi var ise bildirilmesini rica ederiz.



BAHAR VE YAZ

Bu sene bahar gelmekte nazlandı. (2017) Yılının Nisan ve Mayıs aylarında hava değişkendi. Tam “güneş gözüktü” derken gök gürledi. Sıcak beklenirken, kalın giysiler arandı. Aniden boşalan bulutlar  sellere neden oldu. Yazı özlerken, anılar canlandı. Ailece yaptığımız yürüyüşler aklıma geldi. O zamanlar “Mecidiyeköy” kırlıktı. Sırtları aşıp “Ortaköy’e inerdik. Ilık havada erikler, katır tırnakları, erguvanlar çiçek açmış olurdu. Etrafın rengarenk güzelliğini seyretmek için mola verdik.
Baharın ardı yazdı. Sonra kışlar ve birkaç yıl geçti fakat çocuklar biraz büyüyünce kiraz mevsimini kaçırmadan Polonezköy’e gitmeyi tasarlamıştık. Göztepe’deydik ev sahibimiz, “Madam Çelina” ‘nın evine gitmemizi önermişti.
“Polonya” asıllı, Madam Çelina’nın evine vardığımızda öğlen vakti geçmiş, herkes acıkmıştı. Bayan Çelina hiç telaşlanmadı. Yarım saat içinde sofrayı tavuk, patates, patlıcan kızartmaları, salatalar gibi çeşitli yiyeceklerle meyve ve kirazlarla donattı. Hatta öğle uykusu isteyene, yatak bile açacaktı.
 Aile gezileri, yazlıkta olmamıza rağmen, ara sıra gündeme geliyordu.”Şile ve Dolmalı” gibi yerler doğal güzelliklerini koruyorlardı. “Dolmalı” da, akraba olduğumuz “Çalım” Ailesi’nin dedelerine ait, eski bir av köşkü varmış. Yıllar içinde yağmalanmış yok olmuş.
Gençler çevresini görmek istiyorlardı. İlgilenen dört aile grubu, kafile halinde yola çıkılmıştı. Ara sıra arabalar durdurulup çevreye bakılıyordu. Adres soruluyordu.
Sonunda seyrek ağaçlı çalılık bir düzlükte durmuştuk. Karşımızda Karadeniz, ufukta mavi gökyüzüne bitişiyordu. Galiba aradığımız yer burasıydı. Fakat kime soracaktık? Etrafta kimse yoktu. Ama yolda gelirken arkamızdan yaklaşan bir araba sesi duyulmuştu. Onu bekleyecektik.
Nihayet küçük bir kamyonet göründü. Kasasında eğlenen roman gençler, darbuka ile tempo tutuyorlardı. Esmer ve kıvrak vücutlu bir genç kız ayakta dans ederken elinde zilli tefi sallıyordu. Bazıları şarkı söylüyor, diğerleri alkışlıyordu. Yardım neşeyle gelmişti. Sahile iniş kolaydı. Karşıdan gelen şiddetli dalgalar kıyıya çarpıp köpürüyor. Serpintiler on metre yükseğe savruluyordu. Hırsını  dindiren sular, geri çekilirken çakılları sürüklüyordu. O taşlar arasında farklı renkli olanları seçerken , belki de, av köşkünün kalıntılarından izler vardı. O rüzgarlı günde kimse denize girmemişti.
Oysa o dönemde Marmara denizine kıyısı olan yazlıklarda sokakların çoğu denizle sona erer ve betonlanmamış kıyılarda yüzülürdü. Süreyya ve Florya  gibi büyük plajlar halkın gün boyu  güneşlenip yüzebildiği yerlerdi. Serinlemek isteyenler için ağaçlı kır kahveleri, çay bahçeleri önemliydi.
Bazı piknik alanları ailelere en uygun şartlarla hizmet verirlerdi. O vakit insanlar sade bir yaşamdanda zevk alır başkalarının seçimlerini hoş görüyle karşılarlardı.
Yaz geceleri ise açık hava sinemaları vaz geçilmez bir ihtiyaçtı. Rahatını sevenler sandalyelere koymak için (25 kuruşa) Yastık kiralar, eğer çok titizse evinden getirirdi. Patlamış mısır, çekirdek, leblebi gibi eğlencelikler ve antrakta, frigo gibi dondurmalar olmadan olmazdı. Yaz geceleri uzundu. Gezgin satıcılar çok çeşitti, alıcılar ise iştahlı bugün nasıldır? Bilmiyorum. Belki de hala aynıdır.