Wednesday, August 16, 2017

ENGEL


Hayatı kısıtlayan her etken ve eylem (Engel) sayılır. Engellerin de türleri var. Kişisel sorunlar ister doğuştan, ister sonradan olsun. Toplumu da ilgilendiriyor. Bu konuya değinmeden önce çok düşündüm.
Zaten kendi dertleriyle uğraşan kişilerin ve ailelerin çektikleri sıkıntılar varken onları üzersem diye korktum. Yanlış anlaşılmaktan çekindim. Fakat bende sonradan engelli olmuş biriyim. Doğal olarak hiç kimse başına böyle bir olay gelmesini istemez. Ancak, kimsenin ne zaman ne olacağı bilinmez. Bu yüzden engelliler. Zaman zaman hallerinden yakınırlarsa anlayış göstermeli. Kaza olmasın diye önlem alınmalıdır. Çoğu vakit doğal hakkımız, saydığımız ve varlığından haberimiz bile olmayan nice bağışın değerini, onu kaybedilince anlıyoruz.
Doğuştan görmez, işitmez, konuşmaz bir kız olan (Helen Keller)’ın de yaşamaya isteği ve hakkı vardı. Eğitim ve gayretle iletişim kurmayı başardı.
Tarihi Kültürümüzden Gelen:
-Darüşşifa –Medrese –Darülaceze gibi, iyilik amacıyla yaptırılan yerler bulunuyor.
Ne iyi ki, insanlık kavramının temeli olan sevgi, özveri, bağış gibi duygular ile sabır ve yardım gibi niteliklerin eksilmediği görülüyor. Aksine çoğalıyor. Yaşlılara çeşitli fonksiyonlarla sağlık ve huzur veren tesisler kurum sallaşıyor.
İçinde bulunduğum ortamda, saygın, özverili, gerçek dost komşular olduğu gibi, sağlık sorunları yüzünden burada kalan kimseler de bakılıyorlar. Hastalıklar da çeşitli. Bedensel ve ruhsal problemi olanlara özel sosyal ve sanatsal etkinliklerle yaşam gücü, sevinci katılıyor. Bilinci yerinde olan ve yürümekle ulaşılan gezilere, müzelere sergilere gitme fırsatı olabiliyor.
Dünyaca üstün zekalı bilim adamı, yazar (Stephen Hawking) geçirdiği hastalıktan sonra, yeni bilim ve teknoloji sayesinde, bağımlı olduğu koltuğunda, insanlar aydınlatan kitaplar yazıyor ve örnek oluyor. Bu enerji herkeste aynı değildir. Fakat büsbütün yok edilmese bile bilinç ve gayretle (engel) yenik düşer.

Günümüzde hastalara, yaşlılara ve tüm engellilere, kucak açan ailelere, kurumlara, yöneticilere. Sağlıkçılara ve en ağır hizmetleri yüksünmeden yapan çalışkan personele minnet ve teşekkürler…

Tuesday, August 15, 2017

SORUNLAR


Yaşamda karşımıza çıkan sorunların pek çoğu, biz insanlar kendimiz yaratıyoruz. Olayları bakış açımıza göre yorumluyoruz. Ufak bir aksaklığı abartıyoruz. Sorun haline getiriyoruz.
Galiba, bilinç atlımız, her zaman sakin geçecek bir hayatı istemiyor. Tek düze, durgun, iç sıkıcı ortamı canlandıracak olayları gerekli görüyor. Sonuçta ara sıra olan olumsuzluklar yararlı bile olabiliyor. Aslında bakış açımız bilincimize göre anlam kazanıyor.
Tabii, sorunlarında çeşitleri ve önem dereceleri var.
Aklımızı ve içgüdüsel duygularımızı uyarıyor. “Her aksilik sorun değildir.”
Hoşnut olmadığımız olaylar, işler, tutumlar ve fikirlerde vardır. Böyle her durumu, biz insanlar kendi açımıza göre değerlendiriyoruz. Oysa aynı durumları, olağan sayanlarda var.
Bazen sıkıntılı olaylar ard arda gelir. İşler aksar. Nedeni insanların kendi davranışları olabilir.
Belki biraz programsızlık, düzensizlik, isteksizlik. Hatta dizi izlemek gibi nedenlerde vardır. Bunların sonucu üzücü ve beklenmedik olaylar yaşanırsa, bunları önlemenin yolu yine biz insanlara düşer.
Doktor problemleri soruna çevirmenin ilacının sevilen bir sanat dalına, spora veya eğitim kursuna katılmak olduğunu söylüyor.
Böyle uğraşlar kişileri karamsarlıktan korurken yaşamlarına ruhsal zenginlik kazandırıyor.
Dünya çapındaki sorunlar ise geçmişten günümüze kadar artarak sürüyor. Bu sorunların bazıları doğal nitelikli. Bütün evreni ilgilendiriyor. Kimileri ise seçtiğimiz yanlış yaşam şeklinden kaynaklanmış sorunlar. Doğal dengeyi bozuyoruz. Uluslararası yöntemlerin benciliklerin, anlaşılmazlıkları yarattığı sorunların temelindeki asıl etken, insanların doymak bilmeyen tutkuları oluyor.
Bugünün yaşam koşullarına göre en uzun ömür 150-160 yıl olabilir. Ancak gelecek kuşakların da hakkı olan temiz havayı, suyu, doğal servet olan ormanları ve canlıları şimdiden tüketiyoruz.
Bu tehlikeli gelişmenin sonucu toptan yokluk olacak. Önlem alma zamanı çoktan geldi geçiyor.
Ancak bilginlerin uyarılarına rağmen, silah üretimini sürdürmek için savaşlar çıkarılıyor. Açlık, salgın hastalık, uyuşturucu gibi sosyal sorunlar birbirini kovalıyor.
Bu durum genç kuşakları ilgilendiriyor.
Şimdi doğal olarak var olan deprem ve volkanlar gibi sorunlara eklenen terör vahşetine bakılırsa, göç edecek başka bir gezegen bulmak zorunlu olacak.
21. yüzyıl insanları zaten yeteri kadar sıkıntılı yaşıyorlar.

Bundan böyle “sorun” yaratmak yerine, insanlar “çözüm” bularak, geleceği kurtarmak ve vicdanlarını temizlemek sorundadır.

YALAN


Yalan söylemek fena bir alışkanlıktır. İlkokul okuma kitaplarında o konuyla ilgili hikayeler vardı. (Yalancının evinin yandığını kimse inanmadığını) okurduk. Değerli yazarımız ‘Ömer Seyfettin’in’ (Kaşağı) hikayesi: “Ben Gönen’de doğdum” diye başlardı. Bir çocuğun söylediği yalan yüzünden çektiği azabı anlatmakla biterdi.
Ahlak kuralları vicdana insanca ilişkilere, doğruluğa dayanır. İlkeler çok önemliydi ki, gerçek suçlular için bile affedici bahaneler arardı. Ve “Belki çok yoksuldu ya da çaresizdi.” Diye düşünülürdü ancak mahkeme kararından sonra cezası verilirdi.
Toplum vicdanı genellikle hâkimi onaylardı. Yalan uluslarca ve kanunlar bakımından, suç sayıldığına göre, bu alışkanlık fark edilirse önlemeye çalışılmalı. Çocukları korkutmak ve ceza vermek yerine zararlarını anlatmak daha iyi sonuç veriyor.
Yalanın sakıncaları öğretilmedikçe ‘İnsan sözü ‘nün’ güvencesi ve kıymeti kalmıyor. Örneğin: Bulunmuş bir mücevherin veya çok ya da az paranın sahibine verilmesi yahut polise teslim edilmesi hayret uyandırıyor. Kaybın sahibini aramak o kadar kolay ve hoş olmayabilir. Çünkü bazı kimseler, bulana teşekkür etmeden önce parayı sayacak kadar saygısız olabiliyorlar. Oysa güven önemli. Davranışlar, sözler, yalanlar iz bırakıyor.
Şimdi ise (Söz Namustur) Ata sözü unutuldu gibi… Artık yalan, dolandırıcılığın temeli olmuştur. Kandırmak için çeşitli yalanlar uyduruluyor. Düzenler kuruluyor. Soygun yapılıyor. Bütün yalan kaynaklı eylemler namus kavramı dışına itilemez. Aksi halde “Namusluyum” iddiası doğru olmaz. Namus sadece cinsel, bedensel konularla sınırlanamaz. O her türlü “Ahlaki temizliği” içeren yüksek kavramın değerini düşüremeyiz.

“Söz namustur” demek: Tüm maddi, manevi üstünlükleri kapsayan ve değeri asla indirgenmeyecek sözün özü bir ifadedir.