Friday, March 23, 2018

DİSİPLİN


Bu çok baskıcı, insanlara göz açtırmayan, hürriyetleri yok eden bir yaşam biçimi midir?
Yoksa herkesin hakkını koruyan demokratik bir uygarlık sistemi mi? Bu düzenin sağlanmasına kimse karşı çıkamaz. Çünkü uygarlığı temel ilkelerini içerir.

Yaşlı bir insan olarak. Kişilerin, otobüslere önce girmek için itişip kakıştıklarına tanık oldum. Sonra duraklarda sıraya girmek için demir parmaklıklar yapıldı. Herkes zorunlukla sıraya girmeyi kabul etti. Kuyruk olma alışkanlığı gelişti. Şimdi sıraya bozmaya kalkışanlara halk kendi karşı çıkıyor. Demek oluyor ki disiplin yönetimin otoriter baskısı değil uygarca yaşamanın sembolüdür. Uygarlığın sınavıdır. Çünkü kişisel keyiflerin de sınırı vardır.
Koşulları toplum koymuştur. Bazı alana ait usuller ise evrenseldir. Saygı göstergesidir.

Çocuklar ilk disiplini evlerinde görürler. Aile düzeni ve düzey disiplini kabulde rol oynar.
Yetişme sürecinde en büyük görev anneye, yuva öğretmenine sonra da baba ve ilgilenenlere düşüyor. İlk etkiler önemli oluyor.

Bugünün genel sosyal durumu da eğitimli veya eğitimsiz olsun kadınların da çalışmasını gerektiriyor. İşinde yorulan evine de hizmet eden kadınların çoğu. Bunalıyor ve yıkılan ailelerin sayısı artıyor. Bu sosyal durumu önlemeye yeterli olmasa eğitimli yuva öğretmenleri sayesinde ilkokul öncesi çocuklarda yuvalarda topluma karışmaya hazırlanıyorlar.

Ancak bu kurumların çocuklara aşıladıkları fikirler ve uyguladıkları eylemleri sıkıca kontrol edilmeleri gerekiyor. Disiplinden uzak başıboş bırakılmış yere emanet edilen çocukların başlarına gelen korkunç ve iğrenç olayları önleme yolu. (Bir anlamı da duygulara esir olmak)
disiplindir.


Yarışmalara katılacak sporcular çok sıkı disiplinler sonucu başarıya ulaşırlar. Bazı hastalar disiplin sayesinde problemlerini yenerler. İçgüdüler de disiplin altına alınırken beyine büyük görev düşüyor. Çalışmaya alışık bir cahil ve kontrolsüz bir beyin ise devrenden çıkıyor. Her şey birbirine karışıyor. Hiçbir kimsenin böyle bir sona uğramamasını en can dualarla temenni ediyor. Herkese disiplinli yaşam sürdürmelerini diliyorum.

MASAL


Masal anlatılmamış çocuk var mıdır?
Bilmiyorum çünkü dört, beş yaşları arasında dinlediklerim 87/88 yıl geride kaldılar.
Şimdi sadece isimleri hatırlıyorum.

Rahmetli “Sayan” annemizin (Hırsız Tahir)’i ve merhum “Nadire” halamın (Kırk Haramiler)’i hepsi “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlar ve konuya “Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine” tekerlemesi ile son ererdi. Ahlaksızlar, yalancılar, hırsızlar cezalarını bulurlardı.

Eskiden masalların çocuklardaki etkisi daha belirgindi. Masalcı anlatırken değişiklik yaparsa farkına varır ve “öyle değil” diye uyarır. İyi, doğru, fena, yanlış kavramlarını ayırırdı. Çünkü dikkati dağılmazdı.

Bu da masalın etkisini gösteren bir kriter, böyle olduğuna göre çocukları uslandırmak için (dev), (öcü), (Doktor, iğne), (Polis geldi) gibi hayali veya maddi varlıklarla korkutmak yerine anlayacağı dille, örneğin hayvanları, çiçekleri güzel davranışlardan söz etmeli.

Gerçi masallarda (Dev) anlatılıyor. Ancak o çok büyük boyutlu kuvvetli, belki biraz saf biri gibi gösteriliyor. Andersen Masallarındaki (Peri) elindeki sihirli değnekle iyilik yapan güzel bir kız. (Cadı) fena kıskanç bir kadın.

19’cu ve 20’ci YY’ın çocukları böyle masallar dinlerken. Kırsal kesimlerde ergen kişilerin de toplanıp masal günleri yaptıklarını biliyordum. Konular ahlaka, kahramanlığa, sevdaya dayanmakla beraber içinde mucizeler olağan üstü olaylar da karışıyormuş. Bu da çocuk kalmış insanların bir ihtiyacı olabilir. İletişimin en düşük olduğu bir dönemde toplumlar kendine çarelerini buluyorlar. Söyleyemedikleri şeyleri hayvan tiplemeleriyle açıklıyorlar. Walt Disney’in 1928’de yaratığı (Mickey Mouse) tipi gibi sevimli neşeli ve düşündürücü örnekler izlendi.

20. YY Cumhuriyetimizin harf devrimiyle kolayca okuma yazma öğreniliyor. Artık (çocuk sesi), (afacan), (doğan kardeş) var. Eğitici konular içeren kitaplar yayınlanıyor. İlerleme hevesi huzur birlik beraberlik içindeyiz.

Belki o kadar çok televizyon kanalı ve dizisi yok. Herkesin elinde son model bilgisayarlı cep telefonu da yoktu. Ama herkesin gücü vardı. Dizi seyretmeğe vakti yoktu.

Bu yüzden  20’ci YY masalları çoğaldı. (Dev)’lerin, (Öcü)’lerin, (Cadı)’ların ve (Vicdansız Yaratık)’ların yerini 21’ci YY’ın yerini eli bıçaklı, silahlı, uyuşturucu kullanan, kadın ve çocuk düşmanı saldırganlar aldı.


Fakat çoğunluk şiddeti, dolandırıcılığı, zorbalığı sevmez. Şimdi dünyadaki bütün peri kızlarının toplanıp sihirli değnekleriyle, uygarlık masalı getirmelerinin zamanıdır.

18 MART ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ 
VE ŞEHİTLERİ ANMA GÜNÜ
 

Onca genç (Anzak) askeri ne için geldi vatanımıza?
Ne diye bıraktı yurdunu, anasını, babasını başkasının ihtirası uğruna.
Herhangi bir Avustralyalı var mıydı duyan Çanakkale’nin adını?
Fakat o öğrenecekti uzak bir ülkede yapayalnız ölmeyi sürüklenerek haksız bir savaşa. Görecekti zorbalığın neye mal olduğunu.
Çünkü karşısındaki asker korumak için vatanını göze almıştı her şeyi.

O ulusun ilkesi: “Ya istiklal ya ölüm” dü.

İşgalci acımaz gençlere.
Sahip olmaktır onun bütün isteği, girdiği yeri sömürür.
Sanır ki hep kolay olur bu iş.

Ama Çanakkale’ den geçiş öyle değildir.
Saldıranlar umdular ve yanıldılar.
Başaramadılar beklemedikleri yenilgi ve sert bir tepki ile karşılaştılar.
Bu direnç ile büyük kayıp verdiler. Bütün ulus genç, yaşlı – kadın, erkek atılım yaptı.
Bu bir başlangıçtı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün idaresinde, vatan için göğüs göğüse çarpışarak şehit olanların sayesinde bugün bir bağımsız Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız.

Ve kurucumuz Atatürk’le övünüyoruz. Ya Rab!
Göstermesin bu ülkeye öyle saldırı bir daha. Huzur içerisinde gidilsin ileriye.
Fakat o genç (Anzak) askerleri bilmeden savaşın gerçek nedenini öldüler.
Vatanları için sandılar. 103 yıl geçi aradan o günlerden beri unutulmadı o acı.
Şimdi başkalarının siyaseti uğruna canlarını verenlerle vatanlarını korumak için kan dökenler yan yana kaynaşmış yatıyorlar.

Huzur içinde uyusunlar. Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun.
Artık (21’ci) yüzyıldayız. Ama ne yazık ki dünya henüz savaşları önleyecek çareleri uygulayacak olgunluğa ulaşamadı. Sevgi, şefkat birlik beraberlik özveri gibi ruhsal ögeler insan ihtirasını yenemiyor. Oysa gerçek insanlık niteliğine bu sevgi ve anlayış yolunu izleyerek ulaşabiliyor. Buna erişmek için kalpler yetmiyorsa bilinç ve akılları kullanalım.


Akıl her türlü dünyasal kudretin bir gün değişebildiğini gösteren örneklere işaret ediyor ve bu aşırılıklara karşı bir uyarı oluyor. Sevgi dolu yüreklerden yükselen hoş bir seda daha kalıcı oluyor. Ancak, o hoş sesi duyabilmek için anaların yüreklerini evlatlarının esenliğinden emin oldukları zaman duyulur.