Wednesday, December 28, 2016








KUTLAMALAR

Semavi Dinler tarafından kabul edilmiş Ramazan, Kurban, Noel ve Hamursuz gibi bayramlar dışında, kutsal diye önerilmiş hiçbir özel gün ve tarih olmadığı belirtiliyor.

Ancak  topluluklarda yer almış Kandil, Aşure, Nevruz, Şükran Günü, Yeni Yıl ve Anneler, Babalar, Öğretmenler Günü gibi seçilen günler de olduğu bir gerçek.

Böyle kutlamaların sosyal bakımdan yakınlaştırıcı, birleştirici, duygusal yararlar getirdiğine ve devam etmelerinin iyi olacağına inanıyorum.

Fakat bunlara fanatik yorumlar eklememek, saplantıya dönüştürmemek yine insanların sorumluluğu...

Bahşedilmiş en büyük mucizelerden biri olan akıl başa alınmak koşuluyla yapılan kutlamalar yaşama neşe katan ümit ve anlam sunan olaylar...

Çocukluğumdan beri aile ortamımızda ve çevremizde kandiller kutlanırdı.
Akşam olunca komşu çocuklar ellerinde mumların aydınlattığı
kağıt fenerle kapıları çalar:
‘Yağ parası, mum parası’
Akşam oldu, kandil parası’
diye mani söylerler, harçlık toplarlardı...
Böyle günler ay takvimine bağlı oldukları için değişik mevsimlerde de olurdu. Herkes kandili tebrik eder, büyüklerin elleri öpülür, hayırlı dualar edilirdi. Artık yok.

Bizim ailemizde doğum günleri de kutlanırdı. Toplantı yapılır, çaylar içilir, tatlı, tuzlu şeyler ikram edilir, hediyeler verilirdi. O gün doğan için sevildiğini bilmek büyük mutluluktu.

İleri yıllarda torunlarımın doğum günlerinden pastalarını evde elimle değişik şekillerde yapmaya çabalamak beni hiç yormadı. Aksine canlılık kattı.

Küçüklüğümde de, Yılbaşı’na giriş hep bizim evimizde kutlanırdı. O zaman yuvalarda konuk ağırlamak zahmet sayılmıyordu. Anneannem, annem, teyzelerim gençtiler. Hevesliydiler. Misafirler için yapılacak çalışmalarda herkese iş düşüyordu.
En zor işlerden biri ise, o akşam evde bulunacak her bireye yetecek sayıda çeşitli değerde hediyeyi bulup, alıp, piyangoya koymaktı.

Yeme içme, gülme söyleme dışında, tavla, tombala, bazı kağıt oyunları gibi eğlencelere katılan büyüklerimiz yanında biz çocuklar gülmek kıkırdamak için bahane arıyorduk. Belki de toplantının sonunu beklemeden uyuyup kalıyorduk. Böylece, diğer aile birimleri, Yıl Başı’nın bizde olmasını doğal sayar olmuşlardı.

Meğer aradan seneler geçmiş!..
Ailemizin çınarı anneannem vefat etmiş. Annem ve teyzelerim orta yaşa gelmişler...Yılbaşı ilk defa evimizde, kimse çağrılmadan kendi aramızda kutlanıyor.
O beraberliği özleyen aile grupları yavaş yavaş sıraya girip, sene başı kutlamalarının, kendi evlerinde de yapılmasını öneriyorlar.

İşte bu gelişme sonucu daveti yapan her aile grubu kutlamalara bazı yenilikler kattılar. Fakat bütün enerjisiyle almayı sürdüren teyzemin getirdiği çeşitli değerde formdaki objeleri, içlerindeki şeyleri belli etmeyecek şekilde paketleme işi, artık genç bir anne olan bana kalmıştı. Hepsini sürpriz olarak davete götürüyorduk.
Paketler açıldıkça bazı yüzler güler, bazıları hediyelerini aralarında trampa eder, bazıları da kahkahalar atardı. Bunlar artık gece 24’de çekilecek Milli Piyangonun hiç değilse amortisi çıkması dilekleriyle sona ererdi.


Şimdi yeni gelecek 2017 yılının bütün dünya ülkelerine ve uluslara barış, huzur, sağlık ve ‘İNSAN’ olma kavramını benimseme ideali getirmesini en içten duygularla yakarıyorum.

Tuesday, December 27, 2016

LALELİ’DEKİ EVİMİZDE YAŞAM


Laleli’deki evimiz bizi bekliyordu. O yedi  yılda millet olarak gerek sosyal, gerekse siyasal olaylara tanık olduk. Günlük hayatta vaktimizin çoğu okula ve derslere ayrılmıştı. Sabahları, Ayaspaşa’ da oturan sevgili arkadaşım Lüsi Çuhacıyan’la buluşuyor, okula yürüyerek gidip dönüyorduk. Yeni bir dil öğreniyorduk. Bazen geç saatte, odada tek başıma ders çalışırdım. Bir kere, garip bir sezgiyle başımı kaldırdığımı anımsıyorum. Evet! Yanılmamıştım. İki küçük yuvarlak, parlak göz panjurları saran dallar arasından bana bakıyordu. Doğrusu ürkmüştüm. Herhalde o da korktu ki bir anda kayboldu. O bir gelincikti. Ama şaşmamalıydım. Modern kent ortamı ne kadar farklı sanılsa da, doğal yasalardan bağımsız değildi. Ve o bağlantıyı gönüllü sürdürenlerin varlığı insanları robotlaşmaktan koruyor. Ara sıra da bir tavus kuşunun özgün çığlığı oldukça yakından duyulurdu. Onu kim, nasıl beslerdi?

Ama akşamları yerel giysileriyle sahneye çıkan ünlü türkücü Zehra Bilir’in sesinin nereden yansıdığı bilinirdi. Kristal Gazinosu.

Savaş koşulları, yokluklar, çeşitli sosyal gruplar oluşturdu. Anadolu’dan göçen yoksul gecekonducular çabuk zengin olmuş, açıkgöz istifçiler, günden güne zora düşen orta sınıf İstanbullu memurlar ve esnaf!
Gerçi T.L.’nin piyasa gücü düşürülmedi. İki buçuk lira bir değerdi. Lüsi ile yolda düşürülmüş olan iki buçuk lirayı görüp de, ‘Joli matmazel!’ diye peşimize takılan zavallı zenci kadına verdiğimizde sevinmişti. Biz de ortaklaşa alınmış piyango biletine 10 T.L çıkınca neye sarf edelim diye düşünmüştük.



Fakat, yaklaşan savaş tehlikesine karşı orduyu ayakta tutan hükümetin zorda kalışını biraz olsun paylaşmak için halktan beklenen ‘ Varlık Vergisi’ çıkarılmıştı.
Ne yazık ki, kısa sürede amacından saptırılarak rezalete dönüştürülen, haksızlıkların dostlukları yıktığına, sevgileri söndürmesine tanık olduk. 1942’de yaşadığımız o berbat uygulama döneminin utancı var. Okul arkadaşlarımın çoğu özellikle sevgili Lüsi ve ailesinin babalarının Aşkale’ye gönderilmesiyle duydukları eleme şahit olmam unutamadığım derin bir acı ve ulusumuz adına sürülmüş bir yüz karasıdır. Tarih bu gibi olayları affetmiyor. Ancak hayat durmuyor.

Savaşlar, katılsalar katılmasalar da dünya ülkelerini ve ulusları etkiliyor.
1944 senesi gibiydi. Alman hükümeti ile ilişki kesildi. Alman Lisesi kapandı. Benim bir, kardeşimin beş senelik Alman Okulu’ndaki eğitimimiz yön değiştirdi. 1945 - 46 senelerinde Türk Liseleri’ndeydik.

O dönemlerde Şişli ve Mecidiyeköy kırlık alanlardı. Şişli’de Bulgar Hastanesi’nin yanındaki sahaya yapılan yüksek binaların, köprülerin, yoğun trafiğin yer alacağı akla gelmiyordu. Mecidiyeköy likör fabrikasından sonra dut ağaçlarının çok yetiştiği bir sınır gibiydi. İyi havalarda ailece tramvayla son durak olan Mecidiyeköy’de iner, tepeleri, bayırları aşıp yürüyerek Ortaköy’e gelirdik.

Özellikle ılık ilkbahar günlerinde çiçeklerle donanmış yokuşta deniz gören bir yer seçip mola verirdik. O zaman teyzem çantasını açar, her birimizin isteğine göre aldığı muzlu , çilekli, limonlu, vanilyalı, nane aromalı krema ile tatlandırılmış çikolata paketlerini dağıtırdı.

O vakit tramvaylarda aktarmalı bilet sistemi başlatılmıştı. Ortaköy’de bindiğimiz tramvayın biletleriyle Karaköy’e gelir, aynı biletleri gösterip Taksim’den geçen başka birine binerdik.

Fakat o çağın İstanbul’u bugünle kıyas edilemez...Aradan 70 - 75 yıl geçti.
Bakıyorum. Ne çok ‘köy’ ve ‘yokuş’ ismi geçiyor. Demek eski bir geçmişte Karaköy de şehirden ayrı bir yerleşim semtiymiş!


Bir kaç yüzyıl sonra uzayda başka bir yıldız ortamında yaşanırken acaba bu dünya, bu ülkeler, şehirler ve yaşantı hatırlanacak mı?

TAKSİM


İstanbul’un her zaman önemli olan merkezlerinden biri...

TAKSİM

Zaferden sonra, bir ulusun minnet ve saygısının simgesi olarak kısıtlı imkanlarla yaptırabildiği Atatürk Anıtı için Taksim uygun görülmüş.

Ancak o alan gelişmekte olan kente yetmemekte! Genişletilecek. Bu iş için, Taksim, Harbiye ve Sıraselviler, Ayaspaşa yönlerini birleştiren Mete Caddesi arasında kalan bölge seçilmiş. Harbiye tarafındaki dikdörtgen saha, şimdi çok değerli

‘Gezi Parkı’mız. Ağaçlandırılmaya başlanıyor. Gezi Parkı’nın Harbiye Caddesi’ne sınır olduğu yolda bir dizi tek katlı dükkan yer alıyor. Mete Caddesi’ni Anıt’a ulaştıran dikdörtgen ise, ferah bir meydan konumunda olacak. Park ile oluşan kat farkı geniş bir merdivenin yayvan basamaklarıyla giderilecek. Uygulama başlıyor. Merdivenlerle Gezi arasına bir de heykel konması düşünülüp, kaidesi yapılıyor. Ancak milletin Atatürk Anıtı’na gösterdiği saygı nedeni ve karşı koyuş sonucu
o proje hiçbir zaman yapılmadı. Toplumun tepkisi anlamlıydı.
Yok sayılmadı. Kabul gördü.

Böylece: Bir yıldızın merkezi olan Atatürk Anıtı, Tünel’e, Cihangir’e, Ayaspaşa’ya, Harbiye’ye ve Talimhane’ye giden caddelerin odak noktasıdır.

Tek’tir.

Eski dönemde İstanbul’da Vilayet ve Belediye yönetimi birdi.
Cumhuriyetimizin hedefi olarak şehrin yabancı şirketlere bağlı işletmeleri millileştiriliyordu. Elektrik, tramvay, tünel şirketleri de ‘İETT’ olarak Belediye’ye geçmişti. Şirketin Mete Caddesi’nin arka taraflarında bir ‘Muhavile merkezi’
bir santrali ve yabancı direktöre ayrılmış bir lojmanı varmış.
Meydan açılınca hepsi birden bire öne çıkmışlar.

1938 tedirgin bir yıldı. 1939’da İkinci Cihan Savaşı patladı. 1939 - 40 döneminde ben İngiliz, kardeşim de Alman Okulu’na başladık. Bizim bugün garipsenen fakat geleneksel kurulu düzen bir hayatımız vardı. Çocuk, büyük ve aile bireyi sayılan yatılı yardımcılarla on kişiydik. Laleli’de babamın yaptırdığı modern, kaloriferli, konforlu, dört katlı ve bahçeli evimizde yaşıyorduk. 1939 - 40 dönemine kadar evimizde kaldık. Babam 1938’de İETT’ye, Genel Müdür olarak atanmıştı. Zorlu bir dönemdi. Her olasılığa karşı evimizi boş bekleterek, lojmana taşındık.

Şimdiki terk edilmiş Atatürk Kültür Merkezinin tam olduğu yere denk geliyordu lojman. Bir zamanlar söylenen aryaların, komşuların balkonlarından dinlendiği Atatürk Kültür Merkezi’nin yerinde tam Taksim Meydanına cepheli bu binada yaşamaya başladık.



Oradaki tesisler önemliydi. Dört katlı bir binaydı. Ön yüzünde, ortadaki kapının iki yanında, dışarı çıkıntılı olan, 70 - 80 santim yükseklikteki duvarlarla bina arasındaki boşluk toprakla doldurulmuştu. Sanki iki uzun, derin, büyük saksıydılar. Onlara birer mor salkım ağacı dikilmişti, dalları yaprakları evin yüzünü sarmıştı. Baharda mor çiçekler bütün yüzeyi süsler, çevre mis gibi kokardı.

Sokaktan içeri girince sağdaki odada dört görevli nöbetleşe birinci kattaki işlevsel bölümü korurlardı. Tam karşıdaki asansör lojmana aitti. Sağdaki büyük merdiven de en üst kata kadar çıkardı. Lojmanın kapısından antreye girilirdi. Ön yüze iç içe iki salonla onlara bitişik oturma odası bulunuyordu. Salonların karşısında arkadaki büyük bahçeye bakan yemek salonu yer almıştı. Aynı sırada olan kiler ve mutfak odanın tam karşısındaydı. İkisinin arasında yukarı çıkan küçük bir merdiven vardı. Ön yüzde yatak odaları sıralanmıştı. Banyo mutfağın üstündeydi. Yemek odasının üstü camekanla kapanmış bir kış bahçesi gibiydi. Boğaz görünürdü. Orada da camekanın önünde yerde duvarla sınırlanmış içi toprak dolu upuzun bir çiçeklik yapılmıştı. O yönüyle biraz da seraya benzerdi. Renk renk sardunyalar, begonyalar, bodur güller canlılık katardı. Banyonun duvarı ise begonvil ile sarılmış, görünmez olmuştu. Babam çiçekleri çok severdi. Fırsat buldukça ilgilenir ve Laleli’deki bahçemizde güllere aşılar yapardı...

Sanırım 1940 yılı, Cumhuriyet Bayramı törenlerini seyreden bazı kişiler yüksek çiçekliklere çıkmış ve özenle bakılan bitkileri ezmişlerdi. 1941 de ise, önlem alındı, çiçekliklerin üstü kalın kalaslarla kapatıldı ve iki platform oluşturuldu. Bir taşla iki kuş vuruldu. Şanslı seyirciler mutlu oldular.

Doğru bir siyasetle Türkiye savaşa girmedi. Fakat korkulu ve zor günler

geçiriyorduk. Dış bakışla her şey iyi gözükse de gerçekte sorunlar vardı. Yokluk çekiliyordu. Kazancı Yokuşu’nun başındaki Ankara Pazarı şimdiki marketlerin ilk ve basit örneğiydi. Gıda maddeleri satışına yönelmişti. Ekmek karne ile veriliyordu. Tahta kutu içinde satılan ‘Bulama’ ezilmiş fındık üzüm pekmez karışımıydı. Sümer Bank fabrikalarında az üretilen basma, pazen, patiska acayip isimlerle karneye bağlıydı. Şansa ne çıkarsa o alınıyordu. Ayakkabılara pençe yapılıyor, çorap delinince örülüyor, kaçan iplik çektiriliyordu. Üretim orduya kaydırılmıştı. İETT’nin malzeme sorunu gitgide artıyor, gazeteler şikayetlerle doluyordu.

Babam istifa etti. Sayın Vali Lütfi Kırdar kabul etmedi.

Çileli görevine üniversiteler yasası çıkıncaya kadar 7 yıl devam etti. Sonra bütün ömrünce emek verdiği eğitim alanını seçti. İstanbul Teknik Üniversitesi İTÜ’de 45 yıl aralıksız verdiği derslerine döndü.






Monday, December 12, 2016

10 - 11 ARALIK


Saat 22.29. Son yıllarda yürekleri kavuran acıların doruk noktası. Ve 11 Aralık 2016 sabahı bütün Türkiye ve dünya inanılmaz bir haberle uyandı. Aslında uyanmadı. Teröre içtenlikle karşı çıkan yok!

Tüm İNSAN’lık kavramını alt üst eden bu eşsiz vahşet, çağlar boyu sürecek bir elem ve utanç!

Artık hiçbir beşeri, ahlaki ve kutsal değerin yücelten etkilerini bazı vicdansız gruplar hiçe sayıp, savundukları ideoloji ve inançları da yerle bir etmekten kaçınmıyorlar.

Ne kadar acı ki 11 Aralık 2016 günü, İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’in doğumu olarak kutlanacakken, camiler okunan mevlid dualarına eklenen cenaze ve acil şifa dualarıyla da inledi.
Fedakar genç polislerimiz görev başında şehit oldular. Vatandaşlarımız hayatlarını kaybettiler. Yaralılar hastaneleri doldurdular.

Yurdun her bölgesinden gelen, üzüntü, nefret ve lanetleme mesajlarına içtenlikle katılıyorum.

Bütün bu korkunç olaylara neden olan etken ve tutumları nefretle karşılarken, bir an önce, evrensel bir uzlaşmayla sona erdirilmesini ve bu işkencelerde payı olanların cezalandırılmalarını bekliyorum. Umarım!?


Şehitlere, merhumlara rahmet, yaralılara şifalar dilerim.

Saturday, December 10, 2016

KARAKÖY -  BEYOĞLU


İstanbul’un isimlerinden biri de: Yeditepe değil mi?

Bu yüzden yokuşu da çok. Dolayısıyla Karaköy Beyoğlu gibi ticari, kültürel ve kalabalık bölgeler arasındaki kat farkını giderecek ve birleşmeyi kolaylaştıracak çeşitli yöntemlere baş vurulmuş.

Geçmişte, Yüksek Kaldırım bankaların ve elektrikçilerin bulunduğu Şişhane Yokuşu’ndan geçip daha ileride tramvaylar kotlar arasına döşenmiş dolambaçlı taş merdivenler ve İstanbul’un ilk metrosu Tünel’de benim gençliğimden kalan bazı anılar.

Ama ben artık bu yerlerin şimdiki durumlarını bilmiyorum. Büyük olasılıkla o dönemleri yaşayıp kıyaslama yapacak, hatta düzeltme veya katkıda bulunacak yaşıtlarımın sayısı azdır.

Tabii gelişen bir kent değişecektir. Fakat gözümün görme kapasitesinin %10’ a düşmesi nedeniyle bazı son durumların yabancısıyım.

Teknolojik katkıyla olayları izliyorum. Okuyup yazıyorum. Ancak, hızlı geçen zamanın son yıllarda getirdiği değişimlerin ne getirip neler götürdüğünü kıyaslarken zorlanıyorum.

Anılarıma dönmeyi yeğliyorum:
İstanbul’un ulaşım sistemi değişmeye başlamıştı. Tramvayların yerini troleybüsler, giderek otobüsler, minibüsler, özel otomobiller alıyordu.

Karaköy Meydanı genişletilmiş, altına yeraltı geçidi yapılmış, birçok  dükkan ve iş yeri açılmıştı.

Bazı eski veya yeni semtlere hizmet veren belediye otobüs servislerinin başlangıç ve son durakları Karaköy Meydanı’ndaydı.

Duraklara yapılan iki yanı parmaklıklı birer kişilik geçitler insanlarımıza sıraya girmeyi öğretiyordu. Karaköy, şehrin kara trafiğinin merkezlerinden biri olduğu gibi, Haydarpaşa ve Kadıköy’den gelen yolculara da kucak açtı.


İskeleden ve Galata Köprüsü’nden gelenler, orada düğümlenir , sonra yine ayrışır her biri kendi yolunu seçerdi. Beyoğlu’na çıkmak isteyenler eğer Tünel’e binerlerse, birkaç dakika içinde, İstiklal Cadde’sinin başı sayılan ve Tünel Meydanı denen alanda vagonlardan perona inerlerdi. Caddede işleyen tramvaylar o küçük alanda dönüş yapar, Taksim’e uzanır, Anıt’ ın etrafını dolanır ve tekrar İstiklal Caddesi’nden Tünel’e ring seferi yaparlardı...